Cuma, Temmuz 05, 2019

Ücretini haftalık mı, aylık mı istersin?

anahtarı kayıp olan araba

Kayıp Anahtarlar

                1985-86 yıllarında Erzurum’un Karayazı ilçesinde içmesuyu şantiyesinde şantiye şefliği yaparken, kaldığım şehir otelinde çalışıyordu 11-12 yaşlarında bir delikanlı. Boy, kilo olarak normal sayılırdı akranlarına göre. Zekiydi de.
            Bir gün arabanın anahtarını kaybettim ve akşama kadar yaya dolaştım temmuz ayının kavurucu sıcaklarında. Karanlık basmak üzereyken otelin kapısına yaklaştığımda sigaramın kalmadığını fark ettim ve bakkala geri döndüm. Elli metre kadar geride kalmıştı bakkal.
            Sigaramı aldım, elimde oynaya oynaya otele doğru ilerledim. Kapının kolunu çevirmek için elimi boşaltma ihtiyacı duyunca sağ elimde bulunan sigara paketini tişörtümün cebine koydum. Tam o anda ince bir ses “şık” dedi. Ses paket koyduğum cebimden gelmişti. Elimi attığımda kaybolan arabanın anahtarı ve diğer anahtarlardı.
            Şantiyenin anahtarları ve arabanın anahtarı bir aradaydı sürekli. Şaşırdım. Akşama kadar anahtarı kaybettim diye yaya dolaşmaktan ayaklarımın altı şişmişti. Kendime kızsam mı, yoksa buldum diye sevinsem mi bilemedim.
            Şaşkınlık içinde gülmekle sinirden ağlamak arası gelip giderken ikinci kata –otel katı- çıktım.15 kadar yatak vardı otelde. Aslında otel demeye de bin şahit gerekliydi ya, neyse razıydık lağım kokularına. Bir süre sonra herkesin burnu alışmıştı zaten.
            Çıkar çıkmaz kendimi attım televizyonun karşısındaki tekli koltuğa. Arada bir sohbet ederdik delikanlıyla, fazla yorgun olmadığım zamanlarda. Beş on dakika geçince “abi yeni çay demlendi, ister misin?” sesini gaipten gelen ses gibi duydum, uyumak üzereymişim, kendimden geçmişim yorgunluktan. Kendimi toparlayıp “olur, içerim bir çayını” diyebildim. Hemen getirdi güzel bir çay. Bardak su bardağıydı. Uykumu açmaya da yetti de arttı zaten. Teşekkür ettim boş bardağı götürürken.
            Haber mi yoksa dizi mi izlemeye koyuldum nasıl olduysa, aslına bakarsan farkında bile değildim televizyondakini izlediğimin. Kafam hala kayıp anahtarlarda takılıydı. Sabah o anahtarlar nasıl ve ne zaman girmiş cebime bir türlü hatırlayamadım. Üstüne üstlük bütün ceplerimi defalarca yokladığımı da hatırlıyordum ancak tek hatırlayamadığım tişörtün cebiydi. Koltukta uyuyup kalmışım öylece.
            “Abi, abi” diyen sevecen, yavaş bir ses ve omuzuma dokunan el ile uyandım irkilerek. Genelde şantiyede kötü bir şey olur da uyandırırlardı, irkilme işi korkuyla karışık bir duyguydu benim için. Gözlerimin birini zorla açabildim ve karşımda puslu bir görüntü var, ovuşturarak diğerini de açınca delikanlı olduğunu net görebildim. Telaş ve merak içinde suratına bakarken “abi, kokmaya başlamışsın, su ısındı, havlu, sabun da hazır, bir banyo yap istersen” dedi.  
            Otel de su akmıyordu uzun bir süredir. Ben akışına rastlamadım altı ay boyunca. Delikanlı suyu dışarıdan bidonlarla taşırdı ihtiyaç duyan olur diye. Özellikle tuvaletlerde kullanmak için gerekliydi. Bazen gelen müşteriler de banyo yapmak istediklerinde kullanırlardı.
            Adı üstünde otel, ben oteli yalnızca yatmak için kullanıyordum genellikle. Banyomu dışarıda, hamamda veya dağda akarsularda yapardım. Arabamda banyo malzemelerim daima hazır bulunurdu.
            “suyu da ısıttım” demesi beni hem şaşırttı hem de iyice gevşetti o anda ve ılık bir banyo yapmanın keyfine varmaya can attım. Sevgiyle baktım delikanlıya, can evimden vurmuştu beni teklifiyle. Gerçekten akşama kadar kaç defa tepemden sular dökülmüş gibi terledim kurudum bilmiyorum. Hesabını yapmak pek kolay bir iş değildi. Akşam otele gelirken bile ıslaktı terden sırtım ve giysilerim.
            Banyomu yaptıktan sonra kendimi yatağa atar atmaz gözlerim kapandı. Ne kadar teşekkür etsem az gelirdi delikanlının çektiği emeklere.
            Derken aylar şantiyede hızlı gelir geçerler ve kış geldi. Ben şantiyemizi kapatıp Ankara’ya döndüm. On beş gün kadar Ankara’da kaldıktan sonra hesaplarımı kapattım ve Denizli’ye döndüm.
            Aradan geçen iki ay gibi bir sürenin arkasından tekrar Ankara’ya gittim İller Bankası genel Müdürlüğü’ne uğradım arkadaşları ziyaret etmek için. Bir arkadaşım “şantiyelerinize haciz geliyor” dediğinde şaşırdım. Hemen soruşturdum aslını öğrenmek için. Doğruydu arkadaşın dedikleri. Diğer şantiyelerden –üç şantiye daha vardı- dolayı tüm şantiyelerin durumu tehlikedeydi. Patronun babasına ait olan tüm işyerleri ve mülkleri bağlamışlardı alacaklılar. Orada ofise –şirket merkez Ankara’daydı- uğradım ve durumları konuştuktan sonra kendi isteğimle ayrılmama memnun oldular. Yapılacak bir şey de kalmamış zaten. Her şey olup bitmiş.
            Dönüşte, Denizli’de ilk kez kendi ofisimi açtım. Otelde kaldım açılış işlemlerini takip ederken.

Beni Takip Eden Kim?

Bir ikindi üzeri kiralık ev arayayım diye ilk aklıma gelen cadde üzerinde yürürken arkamda adım sesleri kulağıma çalınmaya başladı. Gayet normaldi arkamda adım sesi duymam çünkü insanlar yürüyordu. Önce aldırış etmeden yürüdüm beş yüz metre kadar. Hala aynı ses gelmeye devam etti bir süre daha. En sonunda tedirginlik hissettim ve takip eden mi var diye aniden dönüp baktım.
            On metre kadar önümde gülümseyerek bana bakan yaşlı bir adım ve bir an tanıyamadım ama o beni tanıdığı belliydi her halinden. Bir şey olmamış gibi dönüp yürümeye devam ettim bir süre daha ama hatırlayabilmek için hafızamı zorluyordum o arada. Arkamdaki ses daha da yakından devam ediyordu yürümeye.
            Nihayet yüz metre kadar yürüyünce hatırladım simayı. Karayazı’daki–Erzurum- otelde çalışan delikanlının babasıydı. Hatta bir akşam evlerinde yemek yemiştim. Arabamla çayırlık rampayı tırmanınca sulak bir yerde kayan arabam devrilip yuvarlanmaya ramak kalmıştı ve karşıdan köylüler görmüş koşturup geldiler beni indirip arabayı da kucaklayarak emniyetli bir yere taşımışlardı. O halde tehlikeyi ilk fark eden delikanlının babasıymış. Karşıdan bağırarak hareket etmemi söylüyordu. Frene dokununca da araba sulak çimenlerin üzerinde kayarak dönmüştü. Nefesimi tutarak beklemiştim köylülerin gelmelerini.
            Hatırlar hatırlamaz döndüm geriye ve hoş, beş, sarıldık. Ev aramaktan o an için vazgeçip kahvehanede oturup sohbet ettik çay kahve eşliğinde. Göçmüşler Denizli’ye. Tam sekiz nüfus. Karı-koca ve altı çocuk. En küçüğü delikanlı. Bir kaçı fabrikalarda işe girmişler. Göçeli iki ay kadar olmuş. Fakirlikten, Denizli’nin dışında merkeze uzak bir arazide yıkık dökük bir binada kalıyorlarmış. İki sağımlık inek almışlar tek umutları onlar ve memleketteki çayır balyalarıymış.
            Delikanlıyı ben istedim büroma eleman olarak. Hemen ertesi gün geldi konuştuk. Sevindiler de birisi daha iş buldu diye. “Ücretini haftalık mı, aylık mı almak istersin?” diye sordum delikanlıya. “haftalık” dedi. “tamam” dedim bende ve meseleyi kapattık. Biraz zayıflamış göründü gözüme. İşi ofisin temizliğiydi ve ben yokken ofisi beklemekti ve not almaktı gelen kişilerle ilgili.
            Delikanlının haftalık ücret istemesi bir süre düşündürdü beni. Benim kendisine sormamın da bir anlamı yoktu aslında klasik bir soruydu ama “haftalık” kelimesinin ne getirip götüreceğini düşündüm bir an. Delikanlı zekiydi. Benim yıllardır hiç aklımdan geçmeyen bir hesap yapıyordu. 
            Haftalık aldığında yılda 52 haftalık ücret alıyor, eğer aylık almış olsa 48 haftalık almış olacak böylece haftalık almakla 4 hafta fazla elde etmiş oluyordu. Yani yılda bir maaş fazla kazanmış oluyor. Bir devlet memurunun durumunun emekli tazminatı olarak hesaplanan ücretin, her bir yıl için bir aylık bürüt maaşı dikkate alınmış olursa bu durumda aylık maaş ödemesiyle zaten verdiği tazminat bedelini bedavaya getirmiş oluyor. Bana jeton düştüğünde ağzım bir karış açık kaldı şaşkınlığımdan. Hoşuma da gitti delikanlının zekiliği.
            Sonraki zamanlarda kendisinin neden haftalık istediğini sorduğumda aynı hesabı -4 hafta fazlalık- yapıverdi bana. Doğruydum düşündüğümde. Fabrikada abilerinin yanında daha iyi bir iş bulunduğunda ayrıldık ama birkaç yıl daha görüşmeye devam ettik. Yavaş yavaş onlar da işlerini yoluna koydular, evlerini tamir ettirdiler. İmar da o tarafa doğru kaymaya başlamıştı.  Neredeyse unutuyordum babasıyla yaptığımız bir görüşmeyi.

Şıhım Ne İsterse Veririm

                Oğlu yanımda çalıştığı zamanlarda bir gün ziyaretimize geldi babası. İlk hoşbeş ve hal hatırdan sonra bir ara suskunluk oldu. Sonra “nasıl, alışabildiniz mi buralara?” dedim. Yaklaşık bir yılın içindeydiler göçeli.
            Planlarını anlattı. Memlekette biçilen çayır balyalarından bahsetti. Yıl iyi geçmiş ve oldukça verimliymiş çayırları ve umduklarından fazla balya çıkmış. Tek bir hayali vardı. Balyaları satıp parasıyla bir inek daha veya iki yavru alıp onları yetiştireceklerdi. İstikbal meselesiydi o balyalar ve inekler.
            Önceki aldıkları ineklerden birisi doğurmuş ve süt satmaya başlamışlar mahallede. Günden güne rahatlama hissediyorlarmış. Geleceğe dair daha umutluymuşlar. Gelmelerine sebep olanların hepsi de geriye çekilmişler ilk günlerinden sonra ve yalnızlık hissetmişler bir süre.
            İlk bir yılı anlatırken gözleri dolu oluyordu arada yaşlı adamın. Yaşı yetmişlerdeydi. Tek görmek istediği çocuklarının bir iş sahibi olmalarıydı, evlenip barklanmaları da fena olmazdı hani ama neyle olacaktı pek fikri yoktu.
            İkinci çaylarımızı da söyledi delikanlı. Sessizlik oldu yine. Adamın gözleri dalgın bakıyordu etrafa. Umutsuzluğu vardı üzerinde giyilmiş kıyafet gibi. Ne yaparsa yapsın çıkaramıyordu bir türlü.
            On dört yaşlarındaki oğlu gözlerine kaçamak bakışlarla bakıp bütün düşüncelerini okuyor gibiydi. Babası konuşurken başını önüne eğip arada beni gözlemlemeye devam ediyordu. Babasının umutsuzluğunu hissettiği, bildiği için yapacaklarını ileriye sakladığı belliydi. Azimli ve yaşama karşı dirençli olmayı daha şimdiden belki de daha önceden öğrenmiş durumdaydı. Zeki olmasının altında yatan da yaşamla savaşıydı. Doğumundan itibaren savaşmıştı belki de. Soğuk, gıdasızlık, birden büyüyüp çocukluğunu yaşayamadan genç olmak kolay şeyler değildi.
            Çaylarımızı yudumlarken suskunluğu ortadan kaldırayım diye laf olsun, torba dolsun türünden diye düşünerek bir soru attım ortaya. “şıhınız ot balyalarını istese ne yaparsın?”  
            Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı bir an ve hiç düşünmeden “veririm” dedi. Kendinden emindi bunu söylerken. Sesi de pürüzsüzdü. Şaşırma sırası bendeydi. O kadar umutlarla ve ailesinin istikbali olarak umutlar bağladığı ot balyalarını şıhları isterse verecekti itiraz etmeden.
            “Sen o balyalara ne kadar umut bağlıyordun, ailenin istikbaliydi hani?” gibi laflar çıktı ağzımdan şaşkınlıkla. Karşımda bana bakan adam kendinden emindi. Durumu anlayamadığımı anlamıştı.
            “Demek ki ihtiyacı var, yoksa neden istesin. Veririm.” Kısa ve öz anlattı düşüncelerini ve bağlılığını. Başka hikâyeler de duymuştum şıhlar ile ilgili. Yurt dışında çalışanlar kazançlarının belli bir kısmını şıhlarına aktarırlarmış. Bunu yapan da oldukça çokmuş. Kendisi de biliyormuş yaşlı adam.
            Üniversite staj dönemimde bir inşaat şantiyesinde çalışırken şahit olduğum bir olay geldi o anda aklıma. Şantiyeye kalıplık ahşap malzemeler gelmişti kamyonla. Kamyon yığma doluydu. Yanaştı inşaat alanına ve inşaata en yakın noktada durdu.
            İnşaat çavuşu çağırdı gençleri. Bir kısmı kamyonun üstüne çıktılar diğerleri de yerde kamyondakilerin uzattıkları malzemeleri alıp istifleyecekler cinslerine göre. Tahtaysa tahta istifine, kalas ise kalaslara ve dilme ise dilme istifine koyacaklar düzenli olarak. Kullanırken zaman kaybı olmasın diye cinslerine göre ayrılıyordu, hatta uzunluklarına göre de.
            Bu arada aşağıda küçük bir ağız dalaşı yaşandı sen almalıydın, yok sen almalıydın diye. Neyse, çavuş müdahale etti ve tartışma kavgaya dönüşmeden önlendi. Küfür de geçti bu arada. Biri diğerinin şıhına küfretmişti.
            Üç beş dakika geçti geçmedi yukarıdan bir dilme kayarak aşağıda dikilen birisinin ayağına düştü. Ayak parmaklarının üzerine düşmüş olan kalas hemen morartı parmakları. Ağrı içinde kıvrana delikanlı bir dilme kaptı yerden ve fırladı birden küfürleştiği delikanlıya vurmaya ramak kala başka biri yakaladı arkasından. Büyük bir facia önlenmiş oldu böylece.
            Bağırmaya devam ediyordu vurmaya çalışan genç “şıhımı korumadığım için şıhım beni cezalandırdı” dedi. O zamanlar şıhlık hakkında fikrim yoktu. İlk kez duymuştum. Ancak doğuda çalıştığım esnada yaşayarak öğrenmiş oldum. Peygamber soyundan geldiklerine inanılan kişilermiş şıhlar.
            Bir süre daha sohbet ettikten sonra hemen yakındaki lokantaya yemeğe gittik hep beraber.  01.07.19
            

Görsel: Google Görseller

6 yorum:

  1. güzel anıymış evet. delikanlıyı da sevdim ayrıca. daha sonraki yıllarda noldu ona ve babasına acaba. (bu yazıları, anıları, word de saklıyorsun değil mi. önce word e yaz, sonra bloga kopyala. word dosyalarının printini alırsın bir gün, ciltlettirirsin, elinde kitap gibi olur ) :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. deeptone, oğlanlar ve kızlar işe girdiler. bir süre sonra da kızlar evlenip ayrıldılar aileden. delikanı da işe girdi en son bildiğim. ben de dört-beş sene sonra ayrıldım denizliden zaten sonra da bağım koptu tamamen. öneri için teşekkür ederim, öyle yapıyorum.

      Sil
  2. Çırak oldukça zekiymiş. Şıhlık eskisi gibi yok herhalde artık veya biz duymuyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ReHiTu, şıhlık etkisi hiç eksilmez oralarda kanımca. şimdilik toprak ağalarının sarsılmaya başlayan hakimiyetlerini devam ettirebilmek için başka yollar denemesi çalışmaları daha fazla ses getiriyor da ondan duyulmuyor şıhlık meselesi. ayrıca tarikatlar da başka bir şey değil bana göre. her birinin başında şıhlar vardır. yani daha fazla gündemdeler ve siyasi hakimiyet kurabildiler.

      Sil
  3. Bende geçende kimliğimi kaybettim yol kontrolünden sonra, kaç defa bakmama rağmen kapının yan gözünden çıktı birkaç gün sonra. Vardır bunda da bir hayır dedim iyiye yorarak. Sizin anahtarlarda kötü birşey olmamasına vesile olmuş olabilir;)

    YanıtlaSil

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.