Cumartesi, Kasım 26, 2016

GEÇ KAHVALTI

anne, baba, dost, evlilik, insanlık, mutluluk, saygı, sevgi,
Kahvaltı

              GEÇ KAHVALTI

            Öğleden sonra kalkabildim ancak yataktan yorgun argın. Sopa yemiş gibiyim, her tarafım da ağrıyor. Son zamanlarda hep aynı kalkıyorum bir anlam da veremiyorum bu duruma. Eskileri düşünüyorum bazen böyle olduğum zamanlarda. Arada bir olduğunu hatırladım, evet oluyordum böyle yorgun argın.
          İnsan gençken fazla etkilenmiyor olanı şeylerden. Fakat biraz yaş ilerlediği zaman rüzgâr esse fark ediyor hemen. Yaşlanmak böyle bir şey her halde. Kendimi yaşlı saymıyorum ama gene de genç olmadığımın farkındayım, istesem de istemesem de fark ettiriyor zaten kendini. 

    Neyse bu bunaklık dırdırlarından kurtulup kendimi dışarıya atmak istiyorum. Yataktan zorla da olsa kendimi dışarıya atıp bu sonbahar gününün kalanını dışarıda geçirmek isteğim ağır basıyor birden. Böyle olduğu zaman direnmek istemiyorum kendime ve hemen ayak uydurup ayağa dikiliyorum. Lavaboya gitmek için hareket etmeye başlayınca gözlerimin yandığını hissetmeye başladım; ellerimle ovuşturdum ikisini de ve daha fazla yanmaya başladı üstelik ovuşturma, canımı da yaktı. Lavaboda hemen su çarptım bir kaç defa ve tekrar ovuşturdum gözlerimi, yanmaları geçti. Yan taraftaki mavi havluyu çekip alarak ellerimi ve yüzümü kuruladım çıktım oradan.
            Emekliliğin işte böyle bir tarafı var; istediğin zaman yatıp istediğin zaman kalkmak gibi. Yani zamanla derdiniz olmuyor, bana göre zaman kavramını silmek diyorum ben, alışabilirseniz tabii ki. Ben alıştım mı? Hayır, alışamadım, sıkıntı verdiği olur bazen ama bu gün sıkıntı vermiyor.
            Yatak odama geldim aheste aheste, nerede o günler diye geçirdim içimden ve gülümsedim kendi kendime aynaya bakarak. Ayna pek doğru bir araç değildir kendini görmek için, o yalnızca dışını gösteriyor insanın. Burun kıvırıp uzaklaştım aynadan. Üzerime bir tişört geçirip, altıma da bir kot pantolon giyip çıkıyordum ki, akşam serinliyordu hava aklıma geldi geriye dönüp çorap geçirdim ayaklarıma hızlıca çıktım odadan aynaya sitem edercesine bakmadım tekrar, arkamdan bakakaldı öylece. Kafamın içi hiç de net değildi, kazan gibiydi sanki. Belki de uyuşukluktandır diyerek kendimi kandırdım, açık kahverengi ayakkabılarımı çekip aldım ayakkabılıktan yere koydum. Ayakkabı çekeceğinin yardımıyla giydim ayakkabılarımı kapıyı açıp çıktım, merdivenleri inerken nereye gitmek istediğimi sordum kendime. Önce kahvaltı yapabileceğim bir yere gidip sıcak iki çay içip kendime gelmeyi düşünerek hızlandım basamakları inerken. Dış kapıya yaklaşıyordum, hâlâ kendime gelemediğimi fark ettim. Yataktan yuvarlandım mı kahvaltı yapmazsam kendime gelemiyordum aslında ama bu gün değişiklik olsun istedim. Elli metre kadar yürüyerek halk otobüsü durağına vardım, ayakta beklemeye başladım. Durakta kimse yoktu. Yalnız durağın karşısındaki inşaatta çalışanların gürültüsü geliyordu arada bir. Sağıma soluma bakınarak zaman öldürmeye çalıştım, ileri geri yürüdüm. Otobüs göründü yüz metreden. İşaret ettim, daha önce hazırlayıp ayrı cebime koyduğum parayı cebimden alarak. Otobüste de fazla yolcu yoktu bu saatte, herkes çalışmada kim olacaktı bu saate, ben gibi emekli ya da çoluk çocuktan başka. Sahi çocuklar da okulda. Normaldir kafanın bu kadar basması kahvaltıdan önce. Teki koltuklardan en arkadakine oturdum, titreşime ayarlanmış telefonumu elime aldım herhangi bir durum var mı diye bakıp tekrar kapattım. Yoktu bir durum. Çarşıdaki belediyenin yerine gitmeye karar verdim. Kaşarlı bir tost ve çay alıp kahvaltıyı yapmış olacaktım öylece arkasından bir çay daha, sonra da sigara içecektim planım buydu. Arada çarşı meydanına yakın duraklarda durdukça fikrim değişiveriyordu bazen ama ağırdan alıp otobüsün hareketini bekledim her seferinde. Meydandaki havuzun karşısında durunca indim, havuzun etrafını dolanarak masalarda boş yer aradım. Karşıda tam havuzun kenarındaki ilk sırada bir masa gördüm hızlıca yanaştım masaya kimseye kaptırmamak için. Sigara paketini ve çakmağı masanın üzerine bıraktım sahipli olduğu anlaşılsın diye, etrafıma bakındım öylesine ve kasaya doğru yürüdüm. Cüzdanımdan beş lira çıkararak iki çay ve bir kaşarlı tost söyledim. Tam da yetti param, fişimi alıp yan taraftaki bankoya geçtim ve görevliye fişi verdim, çayın birini daha sonra almak istediğimi belirttim. Küçük bir ahşap tepside tost ve çayı verdiler alıp masaya doğru ilerledim...
            Havuz oldukça büyük ve fıskiyelerinden zaman zaman havaya fışkıran sular insanın dikkatini çekiyor bir alçalıp bir yükseliyorlar. Çevresinde insanlar çoluk çocuk, yaşlı genç oturmuşlar kimisi koyu bir sohbete dalmış kimisi de öylesine oturuyorlardı. Bazıları kederli bazılarıysa neşeli görünüyor, çay ve kahvelerini keyifle içiyorlardı. Ha böyle göründüğüne bakmayın buranın oldukça kalabalık olur yaz aylarında hava sıcak olduğu zamanlar. İnsanlar serinlemek için gelirler, yer bulunmaz çoğu zaman. Eğer öyle zamanlarda vardığınızda birileri kalkıyorsa çok şanslı sayılırsınız. Neyse bu günler sonbahar günleri olduğu için yaz ayları kadar yoğun olmuyor ancak hafta sonları gene aynı olur tabii ki. Kapalı kısmında hep de yaşlılar oturur, ne de olsa kapalı yere alışkın insanlardır yaşlılar, geldiklerinde yer bulamayınca içeriye geçip bir sandalyeye ilişiverirler öylece. Çay ve diğer çeşitler daha ucuz belediyenin işletmelerinde.  Tostun sarılı olduğu kâğıdı geriye sıyırıp ısırdım büyükçe bir parça kopardım çiğnemeye başladım aheste aheste, tadını almak istiyordum kızarmış ekmek ve kaşar peynirinin. Peynir sakız gibi uzadı önce inatla, kopmamak için. Ben de inatla asıldım, en sonunda on santime yaklaşınca kopuverdi peynir pes ederek. Çaydan bir yudum aldım. Tepsi içindeki ıslak mendili kenara bıraktım, tekrar havuzdaki su dalgalarını izlemeye koyuldum lokmamı çiğnerken. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum, arada aklımdan geçmeye çalışanlara da fırça atarak durduruyordum geçişlerini. Mademki dışarıya çıktım ve dışarıda kahvaltı yapıyorum o zaman kafamdakileri de dışarıda tutmalıydım kendime göre. Uzanıp duran peyniri yakalayıp ağzımın içine aldım dilimin yardımıyla ve dibinden kopardım dişlerimle, arkasından büyükçe bir parça daha koparıp aldım ağzıma; bu sefer peynir inat etmedi kopmayacağım diye hemen kopuverdi ısırınca. Neredeyse yarısı gitmişti tostun, gülümsedim kendi kendime bunu yaptığıma. Beni izlemiş olan insanlar da “ acından ölmüş herif” demişlerdir diye geçti içimden ve biraz daha kibar olmaya karar verdim. Daha küçük parçalar kopararak yemeliydim tostu ve böylece de kibar olduğumu görürdü insanlar. Oğlum nasıl canın istiyorsa öyle ye dedi içimden yaşlı bir ses. Gaza geldim tekrar büyükçe bir parça koparıp çiğnemeye başladım. Bu tost beni kesmeyecek bir tane daha sipariş vermeliyim diye düşündüm, hızlı hızlı çiğneyip çayı da bolca yudumlamaya başladım. Kısa sürede bitti çay ve tostum. Kalkıp kasaya gittim ve bir tost fişi daha alıp görevliye verdim, kısa sürede verdi tostumu, önceki siparişimden kalan çayı da söyledim ve birlikte masaya döndüm tekrar. Hoşuma gitmişti bu kahvaltı. Nedense buranın kaşarlı tostu hoşuma gitmişti hep bu şehre geldiğimden bu tarafa. Tostu ve çayı fazla soğutmak istemiyordum. Daha küçük parçalar kopararak yemeye başladım bu sefer, tadını çıkarırcasına. Midem önceki tostla oyalanırken ben de yeni tostun tadını çıkaracaktım... Arada arkama yaslanıp karşı yolu seyrediyordum lokmamı çiğnerken. Tost ve çay bitti ve arkasından fazla zaman geçirmeden sigaramı telledim. Masanın üzerine dökülen ekmek kırıntılarını ıslak mendil paketiyle tepsinin içine toplayıp masanın kenarına bıraktım arkama yaslanıp bacak bacak üstüne attım. Sigaradan çektiğim dumanı keyifle üfledim başımı yukarıya kaldırarak. Havadaki bembeyaz bulutlar takıldı gözüme şemsiyenin ucundan. Pamuk yumağı gibi ama koskocaman asılı duruyorlardı orada, dikkatli baktım tekrar hareket ettiklerini gördüm. Gidiyorlardı hepsi katar katar aynı yöne doğru. İnsanlarla kıyasladım bulutları. Bulutlar biliyorlardır herhalde nereye gittiklerini fakat insanlar bilmiyorlardı bana göre. Örneğin ben bilmiyordum ne yöne gittiğimi, hiç de bilemedim ya da bilme gibi bir derdim mi olmadı yoksa kararsız kaldım bir anda. Sahi ben bu zamana kadar hangi yöne gitmiştim? Geldiğim yer hangi yöndeydi? Ama mezarlık yönüne gittiğimiz kesindi. Her yön mezarlığa çıkıyordu Roma gibi.  Sigaramın dumanını üfleyip saçma sapan şeyler aklımdan geçerken “oturabilir miyim?” sesiyle hafif irkilip başımı düzeltip baktım sesin geldiği sağ yanıma “tabii ki buyurun” dedim kırklı yaşlardaki kıvırcık saçlı adama. Elinde bir çayla ayakta dikiliyordu ve oturdu. Etrafa bakındım gayriihtiyari, başka yer var mıydı diye. Gerçekten yakınlarımda hiç de boş sandalye yoktu ve yalnız oturan da iki kadından başka bir ben vardım. Onun için gelmişti bu adam. Mahcup mahcup oturdu hafif çektiği sandalyeye. Çayından yudum alıp tabağıyla birlikte koydu masaya, bana çaktırmadan göz atıp havuzu seyretmeye koyuldu. Biraz seyrettikten sonra “su dinlendiriyor insanı değil mi?” dedim laf olsun diye. “evet” dedi rahatlamış bir şekilde. İlk otururkenki sıkıntılı hali kaybolmuştu. Hafif gülümsediğimi görünce daha da rahatlayıp o da gülümsemeye başladı. “nöbetten çıktım, bir çay içip öyle gitmek istiyorum eve” dedi gülümsemesi devam ediyordu. Huzuru yerinde bir adama benzettim o anda. “ne işle uğraşıyorsunuz?” dedim yüzüne bakarak. “depoda, su deposunda nöbetçiydim” dedi eliyle yukarıyı işaret ederek. “eskiden tesisatçıydım, on beş sene yaptım o işi, çok yoruluyordum sağ olsun amirim bir gün çağırdı beni ‘sen çok yoruldun artık biraz dinlen seni depoda görevlendiriyorum, yarından itibaren depoda nöbet tutacaksın’ dedi ve beş yıldır da depodayım. Eskiye göre çok rahatım, hiç olmazsa saatim belli. Eskiden öyle miydi ya, tam sofra serilir başına oturur oturmaz bir telefon ‘su patlağı var’ ağzıma lokma koyamadan çok kalktığımı bilirim sofradan; doğru dürüst uyku bile uyuyamadım, rüyalarımda bile patlak tamir ediyordum” dedi eskilere dalmıştı anlatırken. “bilirim arıza işini, bir gün Bursa’da çalışırken hendek kazıldı ve o arada yüz yirmi beşlik plastik boru kopartılmış ve idareten tamir edip bırakmış bizimkiler. Gece su basıncı artınca desteği olmadığı için borunun esneyip çıkmış tekrar ek yerinden ve uzun bir süre akmış hendeğe. Sonra da hendekten taşıp garaja doğru inen cadde boyunca sel olup akmış garajı bastığında belediyeye bir telefon arkasından belediye bana ben şantiyeye, cümbür cemaat hendek başına gitmiştik. Saatler boyunca uğraştık o ayazda ve sabah ezanı okunmaya başlamıştı ayrıldığımızda oradan” dedim. Adamın acıları tazelenmişti ben anlatınca.
            “Siz ne iş yapıyorsunuz?” dedi merakla. “Emekli inşaat mühendisiyim” dedim. Biraz daha rahatlamaya başlamıştım ben de” kahvaltıyı yaptığımdan mı yoksa sohbet etmeye başladığımızdan mı anlayamıyordum. Sohbet etmek istiyordu canım. Bu adam da konuşkan ve nazik efendi birine benziyordu. İçinde hali feli olmayan biri gibi düşündüm, gerçi olsa da fark etmezdi ya.  Çayını içip bitirdi. Çektiği sandalyesini masaya doğru yanaştırarak yönünü de bana doğru çevirdi.  “Çoluk çocuk var mı?”  “üç tane Allah bağışlarsa, biri oğlan iki kız…”  “en büyükleri kız üniversite birde, ortanca oğlan lise iki ve ufaklık kız da ortaokula geçti bu sene” dedi gülümseyen yüzüyle ve kedisiyle gurur duyarak. “Allah’a şükür kimselere muhtaç olmadan bu günlere geldik, bundan sonrası da gelir inşallah” dedi. “ne mutlu sana” dedim içim burkularak ve imrendim adama. Yerinde olmayı o kadar çok istedim ki o anda. Ben de ne hanım, ne de yanımda çocuğum vardı. Kendimi düşündüm bir süre karşıya boş boş bakarak. Hasta bir ihtiyarla baş başaydım ve günden güne ölüyordum ve bunu da hissediyordum üstelik. Çok tuhaf olan da kabullenişimdi ölümü. Ne korku ne de bir endişem vardı. Gidecekti gidebildiği yere kadar. Yön mön yoktu hayatımın geri kalanında, zaman öldürmekti tek amaç. “Nasıl, çocuklar derslerine çalışıyorlar mı bari?” “Ellerinden geleni yapıyorlar, annesiyle ben hiç de ‘çalış’ demedik bu güne kadar, istediklerini elimden geldiğince yerine getirmeye çalışıyorum; geçenlerde yüz yetmiş liraya bir ayakkabı alıverdim ‘illaki onu isterim’ dedi başka bir şey demedi kıramadım. Ne de olsa arkadaşlarında görüyor ve onlardan eksikli kalmak istemiyor” dedi. “Aslında ana-baba olarak biz hata yapıyoruz sonra da suçu çocuğa atıyoruz” deyince dikkat kesildi ve şaşkınlıkla üzerine alınmış gibi “nasıl?” dedi başını biraz ileri uzattı. “Anne ve babalar kendi yaşamlarını dikkate alarak, ben ezildim çocuğum ezilmesin diye onların her isteğini yerine getirir ve bu da yetmezmiş gibi onlara hiç bir şey de yaptırmazlar, kendi yaşadıkları hayattan koparırlar, başka bir hayat sunmaya çalışırlar” dedim. Ne demek istediğimi anlayan adam  “Haklısınız bu konuda Allah’tan hanımdan çok memnunum kendimi çok şanslı sayıyorum. Çocuklarla ilgili konuşuyoruz ve doğru olanı yapmaya çalışıyoruz ama arada çocuklara da hak veriyoruz çevre baskısından etkileniyorlar. Çocuklarla ben de anneleri de konuşurlar, bu güne kadar önemli bir terslik yaşamadık” dedi arkasına yaslanarak. Gözleri ışıldamaya başladı. Benimse içim kararmıştı o anda eskileri düşündüğümde.
            Konuşurken söz sözü açıyor sohbet koyulaşıyordu. Ağırlıkla sosyal yaşam ve siyaset ağırlıklı gidiyordu konular. “bir gün kayınpeder miras bölüştürmek için çağırmıştı bizi, benim işim olduğu için hanımı yalnız göndermiştim köye; ben de işimi bitirdikten sonra gidecektim arkasından. Hanım sabah gitti ve ben de öğleden sonra gitmiştim. Tam içeri girecekken kavga ettiklerini duydum ve kayınoğlan ablasına -benim hanıma- hakaret ediyordu. Sakince kapıyı açıp girdim içeriye ranzanın ucuna oturdum anlamaya çalıştım kavganın sebebini. Kayınpeder su gözünün olduğu yeri hanıma vermiş, altındaki yerleri de diğerlerine dağıtmış. Kayınbirader tek oğlan olduğu için kaynana da oğluyla birlikte itiraz ediyorlar o duruma. Hanım da istemiyor su gözünün olduğu yeri ağaçları ölü ve bakımsız diye. Kayın peder hanımını kırmamak için ‘bak Sultan, su gözünün olduğu yeri büyük olduğu ve insaflı, vicdan sahibi olduğu için bu kıza veriyorum yoksa oğlana versem alttaki hiç biri su alamaz bu sulamadan, bunun da sulaması bitmez bu kadar az suyla. Bu kız kendi sulamaz diğerlerine akıtır suyu, anladın mı şimdi niye verdiğimi?’ dedi hanımını da kırmadan açıkladı fikrini, hoşuma gitmişti. Aslında severdim kendisini. Kayınbirader küfürler etmeye başlayınca tepem attı. Hanıma gidiyoruz dedim kalkıp geldik. Hanım da hiç itiraz etmemişti. Hanım ağaçların ölü ve yerin en verimsiz yer olduğunu düşünüyordu, üzülmüştü tabii duruma. Ben de üzülüyordum o üzüldü diye ‘üzülme hanım bak sen göreceksin gelecek yıllarda, bu güne kadar babanın malıyla mı geldik, üç çocuk büyüttük’ dedim teselli etmeye çalışmıştım. O yaz oğlanı aldım yanıma, ağaçların diplerini açıp gübreledik, kurularını temizleyip güzel bir bakım yaptık. Bir süre sonra gittiğimizde ne görelim, ağaçlar kendini belli etmiş hemen. Yeni filizler vermeye başlamış canlanmışlar. Aradan yıllar geçtikçe bizim ağaçlar gencelip dirildiler, diğerlerinin verimli ve genç ağaçlarını koyup geçtiler.  Her fırsatta gideriz köye, oradan inmek istemez hiç hanım. Ben de rahat ederim orada. Çok emek verdik ama oğlan ve çocuklarla birlikte” anlatırken çalışmalarını, yaşıyordu tekrar, gözlerinden okunuyordu hanımına olan sevgisi ve saygısı.
            “Hanımımdan Allah kat be kat razı olsun, benim anama babama nasıl davrandıysa, hiç bir kusur etmediyse ben de ondan fazla yapmaya çalıştım. Miras bölüştürmesinin arkasından fazla yaşamadı kayınpeder, aradan geçen günlerde her gittiğimizde kayınvalideyi getirmek istedim ve çok ısrar ettim, hanım da zorladı ama bir türlü razı edemedik, bizi kırmamak için arada bir geliyor birkaç gün kalıp dönüyordu. Hanımlar altı kardeş biri erkek beşi kız en büyükleri de hanım. Geçen kış gittiğimizde ne görelim şaşırıp kaldık içeriye girer girmez. Kadıncağız ateşler içinde yanıyor yatakta hasta ve evde yapayalnız, kimsecikler bakmamış. Hemen sırtlandım arabaya atıp hastaneye getirdim köyden, bir hafta kadar kaldı hastanede ve başını hanım bekledi. Hastaneden çıkınca eve getirdik, bir hafta da evde kaldı tutturdu ‘ben gideceğim geriye’ diye. Mecburen bırakıp geldim gene ama üzülüyorum haline. Bakmıyor diğerleri” dedi, hüzün kapladı yüzünü birden.
            Şu adama bak bir de bana, şu adamın hanımına bak bir de benimkine diye kıyasladım içimden ve hayranlık duydum hanımına görüp bilmeden. Birden kanım kaynayıverdi o kadıncağıza, nasıl biri olduğunun merakı sarıverdi birden içimi kardeş ve dostçasına. Benim hanımsa altmış yaşında yalnız adamı ev ev üstüne olmaz diye kapı önüne koymuştu yıllar önce evliliğin ilk yılında ve insanlığına lanet okuyup boşanma davası açmıştım, hâkimin araya girmesinden sonra odasında ağlaması vicdanımı sızlatmış vazgeçmiştim ‘saygım kalmadı ama’ diyerek ve on beş yıl götürebilmiştim saygısızca, bu evliliği. Biraz mührelenmiş olan yaram kanamaya başladı tekrar gürül gürül. Yutkundum “ben çay alayım iki tane” diyerek kalktım kasaya yöneldim. İki çay fişi alıp görevliye uzattım. Çayları alarak gelip oturdum tekrar, biraz daha iyiydim, hareket rahatlatmıştı.  Çaylarımızı içerken, maaşlarının eskilere göre arttığını ve bazı arkadaşlarının maaş artışından kötü etkilendiğinden bahsetti, anlayamamıştım nasıl kötü etkilendiklerini “nasıl kötü etkilendiler?” dedim dikkatle yüzüne bakarak.
            “Önceleri düşük maaş alırken ucu ucuna yetişiyorlardı masraflara, biraz artınca bol gelmeye başladı para alkole, eğlenceye kaptırdılar kendilerini. İş çıkışı eve gitmek yerine meyhaneye oradan da başka bir kadının yanına gitmeye başladı bir arkadaş. Ne kadar çabaladıysak da olmadı. En sonunda hanımını boşadı, çocuklar kaldı ortalıkta, kimi kimsesi yok kadının. Yardım etmeye çalışıyoruz üç beş kuruş, arkadaşlarla birlikte. Ama çocuklar çok rezil haldeler bir iki yıldır. Öbür kadın da tekmeyi vurmuş kıçına, şimdi dönmek istiyor ama çocukları kabul etmiyor bu seferde. Deli kanlı çocukları var, üç tane. İki oğlan bir kız. Çocuklar hem okuyor hem de çalışıyorlar. Kendisi de sürünüyor ortalıkta aç susuz, işten de atıldı...”
            Sohbet ederken zaman çok çabuk geçmişti. Adam saatine baktı bir ara ve sohbete devam etti. Konuyu bağlamaya çalışıyordu ve konuyu bağladığında birden gözleri parladı gene “hanım ve çocuklar gelmiştir eve bekletmeyeyim onları sofrada. Hoşça kalın” dedi ve ayağa kalktı. “ben de kalkacağım zaten” diyerek ben de ayağa kalktım, el sıkışarak ayrı yönlere doğru yürüdük.
            Kaç kişi vardır acaba bu adam kadar şanslı olan? Yıllar öncesinde okumuş olduğum bir anket sonucunu hatırladım yürürken durağa doğru. Evli insanların yüzde iki buçuğu memnundu evliliklerinden o ankete göre. Ankete katılanların bir kısmını da çekinerek doğru söylemediklerini dikkate alırsak vay haline bu memleketteki evliliklerin diye başımı sallayarak yürüdüğümü fark ettim ve birden fikir değiştirip yürümeye devam ettim, yukarıya doğru. Biraz daha zaman geçirmek ve evin ihtiyacı olan bir kaç şeyi hatırladım onları almak için çarşıdaki büyük markete doğruldum.
            Adam ne demişti konuşurken, cümlesi yeni dikkatimi çekmişti daha “hanımla biz arkadaş gibiyiz” evet böyle demişti. Arkadaş gibi; bütün mesele de bu zaten, arkadaş olmayı becerebilmek, bu işin sırrı bu. Adam ve karısı bu sırrı keşfetmişler. Arkasından gerisi gelmiş; sevgi, saygı, aşk ve mutluluk... Dalgın dalgın yürüdüm marketin kaldırımdaki basamaklarına gelince fark ettim markete geldiğimi. Kapıyı iterek girdim içeriye. İhtiyaçlarımı alarak çıktım hızlıca oradan. İhtiyarı merak ettim acıkmaya başlamıştır. Eve varıp yemek yapmalıydım daha. Dur ya dedim kendime, bu gün de hazır paket yaptırayım şuradan diye düşünüp dönerciye yöneldim. İki adet dürüm döner yaptırıp iki de ayran attırdım poşete ve parasını ödeyerek durağa doğru ilerledim. 



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.