AKAN ZAMAN

Akan zaman, seninle birlikte akar. Sen yoksan, seninle birlikte akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Cumartesi, Haziran 09, 2018

Canım Karım

Canım Karım

                Karım kesecek beni biraz daha böyle gidersem. Öyle diyo “keserim seni, zıbardığında; eğer böyle devam edersen, gecemizi gündüzümüze karıştırırsan.” Pek kulak asmıyordum ama iyice asabileşmeye başladığını fark ettiğim ilk anda tüylerim diken diken olmadı da değil hani. Nasıl olmasın, iki metreye yakın boy var, kilo desen gergedan, yok yok fil desem daha doğru. Hele bu yazdıklarımı bir görse yandım demektir. Uyuyor daha.
            Yerin kulağı var diye boşa dememişler demek ki. “Uyandı, uyandı.” Tıkırtılar gelmeye başladı salondan. Yatak odasında yatamıyor da klavye tıkırtısından. Klavye tıkırtısı odun yarar gibi gelirmiş kulağına, bazen de kilise çanı gibiymişler “goooong, gooooong…”
            Mübarek ilk yıllarda posta koyardı bana her zaman. Cüssesine güvenirdi tabii. Ben sıskayım ya onun yanında. Kızdırdığım zaman “boy fukarası” derdi de sesim bile çıkmazdı karşısında ama yine de kızdırmadan yapamazdım. Kızınca daha sevimli geliyor nedense bana.
            Yatakta kitap okumaya kalkardım uykum gelsin diye. Daha doğrusu uykum gelmesinden çok kendime alışkanlık edinmiştim bekârlığımın yalnız ve soğuk gecelerinde uykum gelmeyince. Ne kadar yorgun olursam olayım soğuktan uyuyamazdım da kitap alırdım elime ve okurken uyur kalırdım. Sabah kalktığımda kitabı bana sarılmış halde yakalardım da çekip kaldırırdım üzerimden.
            İşte, bütün mesele buradan kaynaklanıyordu. Bana göre güzel bir alışkanlıktı kitap okumak. Yatarken de en uygun zamanlardandı, en azından yarım saat kadar. Kolayca uykusu geliveriyordu insanın. Galiba hanım beni kıskanıyordu, çekemediği için de bahane yaratıyordu “kulağımın dibinde hışırdatıp durma şu kitabın sayfalarını” derdi. Kitabın sayfalarını çevirmem hoparlör sesi gibi gelirmiş ona da uykusu kaçarmış. Mış da mış mış işte. Bahane arardı durmadan.
            Sevişmeyi denemiştim yatıştırmak için ama kısa sürdü o da. Baktım ben kitap okumaya devam ediyorum sonra vazgeçti. Haftada bire hatta bazı aylarda ayın yarısını bile geçer oldu ama gel de ses çıkar. Sıkar biraz. Nerde o g..t bende. Yan çiziyordum, ısrar bile edemiyordum. “Keees!” dedi mi iş bitiyordu bende, elden ayaktan düşüp can derdine kalıyordum da sakır sakır titrediğim bile olurdu. Hoşuna giderdi tabii ki, arkasını dönüp kıs kıs güldüğünü hissederdim. Görmüşlüğüm de vardır. İnadı tuttu mu, dünya ters dönse vazgeçmezdi.
            Bana nispet yapacağım derken yıllar içinde, her gece, her gece kıçını devirip yatmaktan çocuk bile yapamadık. Yıllar geçince farkına vardı ama iş işten çoktaaan geçmişti. Bu sefer de bana çocuk muamelesi yapmaya başladı. Önceleri biraz yadırgadım ama zamanla alışıp gittim. Ne zaman yanaşsam hayır demiyordu ama boşa kürek sallıyorduk artık. Belki de vicdanını rahatlatıyordu kendince.  İsteyerek yapmadığı belliydi, hiç kollarını sardığı olmazdı, sadece itiraz etmezdi o kadar. Öyle hale geldim ki ben de suçlamaya başladım kendi kendimi, adeta vicdan azabına dönüşmüştü iş.
            Tıkırtıyı duyunca kestim yazma işini. Bilgisayarda oyun oynuyormuş numarasına yatmak en akıllıca şeydi. Aklımı seveyim, ben de öyle yaptım. Hiç bilmediğim bir oyun açtım ve oynuyormuş gibi yapmaya başladım kıçımı başımı oynatarak da heyecanımı göstermek istiyordum. Geldi yanıma doğru arkama geçip baktı şöyle bir. Saçı başı darmadağın, daha da korkunç görünüyordu. Bir gözü hala kapalı, tek gözle ne yaptığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.
            Ellerini iki omuzuma da koydu, yavaş yavaş ağırlığını vermeye başladı ellerine. Ben de fark etmiyormuş gibi yapıyordum, güya oyuna çok daldım ya onun dokunuşunu bırakın varlığından bile haberim yokmuş gibiydim.
            “saat kaç?” dedi belli belirsiz sayıklıyor gibiydi. Duymazlıktan geldim yine. “Saat kaç dedim, in misin, cin misin, duymadın mı? İstersen duyurayım, açayım kulaklarını!” deyince hemen duyma ihtiyacı hissettim birden ve kıpırdanmaya başladım, başımı yukarı kaldırdım ve saçlarının perdelediği yüzünden belli belirsiz açık tek gözünü fark edebildim, ateş fışkırıyordu sanki ondan da. Açılış sonuna kadar ama nedense kara bir şey göremedim gözünde hepsi beyazdı sanki. Hortlak gibiydi adeta.
            “Ah canıııım, uyandırdı mı bu boy fukarası seni yoksa? İcabına bakayım istersen, hemen aha balkon, kapıyı açacak kadar zoru var. Tutar bacağından sallayıveririm kurbağa gibi, olur biter. Benim için hiç de zor olmaz. Yeter ki sen iste, ha bi tanem!”
1/10

Canım karım, Kahvaltı Döşemiş Benim İçin

            Çooook yumuşak kalplidir de benim tosuncuk karım, dayanamaz da bana. Dediklerimden çok etkilenmiş olmalı ki, oturduğum sandalyeyle birlikte kucakladığı gibi bir hışımla yatak odasına geçti. Hâlbuki salonda kıvrılır yan döner yatardı her zaman. Bir iş vardı bu işte, ya uyku sersemliğiyle yanlış gitti, ya da beni boğacak atacak karanlık sokağa.
            Yatak odası tarafı çok karanlık olur, sokak lambası yoktur o tarafta. Karanlık basmaya başladığında da el ayak kesilir bu sokakta taa ki sabah ezanına kadar in cin top oynar, çıt çıkmaz. Gel gelelim benim klavyeye yakın işte. Asıl mesele de bu.
            Beni sandalyeye güzelce bağladı. Ellerim ve ayaklarım bağlanınca gülümser gibi bir belirti oturdu saçlarının arasından kıt kımır görünen yüzüne sanki. Çok içten yapıyordu, hem de hızlıydı beni bağlarken. Yatağın yan tarafına sırtım yatağa gelecek şekilde yatırdı sandalyeyi. Anlamaya başlamıştım durumu. Nasıl dayanırım dizlerim doksan derece bükük, sandalyeye bağlı. Moraracaktı ellerim ve ayağım. İyi ki akıl edebildi, benim rahatlığımı da düşünür, canım benim; ellerimi sandalyenin arkasına değil de yanlarında olacak şekilde bağlamıştı.
            Demek ki her şeyi önceden planlamış hain karım. Gaddar karım. Klavyeyi de söküp gelmez mi, kucağıma bıraktı onu da. Bir de kitap koydu üstüne. “Al sana bi tanem, ister oku, istersen yaz. Bakma sen bana. Kolay gelsin sana. Hadi bana iyi uykular canım! Ha! Sakın horlayayım, kıpranayım deme. O zaman seni sen değil de ben atarım aha şu sokağa, dudun mu beni?” dedi hırlar gibi.
Dediklerini tam anlamadım ama artık içimizi dışımızı bildiğimiz için, eee olacak o kadar kırk yıl geçmiş birlikte. Vücudunun bir gram yağı kıprasa ne demek istediğini anlarım ben onun. Onda da biraz olsun artık, değil mi canım?
Kıçını dönüp yattı. Kış aylarında bile üstüne bir şey örtmez, yağları sağ olsun çok işe yarıyor. İmreniyorum doğrusu da Tanrı’ya sitem ediyorum bazen. “ha ona bu kadar fazla vereceğine birazcıcık da bana verseydin ya koca Tanrım” diye. Hiç duymadı beni. Duyacağından da umudu kestim artık. Tek duam karımın elleri arasında boğularak ölmemek son günlerde. Sanmıyorum onu da duyacağını, tedbir alacağını ama olsun, sonuçta denize düştük işte. İşim dualara kaldı.
Sabahın kör saatinde de uyanmış canım benim, canımın içi ya, kıyamam! Bir kahvaltı masası döşemiş ki sormayın. İlk evlendiğimiz günlerde bir iki kez yapmıştı aynı şeyi. Pek hayra alamet değilmiş gibi geldi ama önemsemedim bu korkumu. Uyuyormuş numarası çektiğimi anlamış mı ne, ses vermeyince kendi nazik “canım, cicim” sesine, sandalyeyle birlikte kucakladığı gibi götürdü beni masanın başına.
Kahvaltı masasının başına “tak” diye bırakıverince sandalyeyi, kuyruk kemiğim acıdı aldığı darbeden, uyandım artık. Ne yapayım başka yolu kalmadı, bağlıyım sonuçta. Kesse ne olacak. Bok yoluna gitmemek için uyanmış gibi yaptım açtım gözlerimi. Hiç kapanmamıştı ki zaten.
Ellerimi, ayaklarımı çözmesini beklerken, çatalı tutuşturdu ağzıma, çatalda salam vardı. Hiç de sevmem kahvaltıda salam, sosis gibi şeyleri. Leş yiyiciymişim gibi hissettirirler. Gözlerine bakmaya çalıştım ama yarım yamalak görebildim. Çok sert bakıyordu, hesabı bitmemişti anlaşılan. Akıllı ol oğlum, iş çıkaracak zaman değil. Ne istenirse yap, işler ayna yine diye kendimi yatıştırdım itiraz etmemek için ama kusma isteklerini de geri gönderdim geldikleri yere. Derdi oydu zaten.
Hiç bu yüzünü görememişim demek ki bu zamana kadar. Nasıl da saklamış, vay anasına. Karnı geniş olmanın faydaları buydu demek ki. Gözlerimi yumup, bütün hislerimi körelttim, duyargalarıma da izin verdim bir süreliğine, ikinci bir emre kadar gelmeyecekler yanıma.
“Ne kahvaltıydı be, ellerine sağlık bi tanem benim” diyerek dudaklarımı büzüp gözlerimi yumdum kafamı uzattım boynumun uzayabildiği kadar.  Ama ulaşamadım hiçbir yere. Hiç istifimi bozmadan tek gözümü açtım, baktım ama karşımda portmantoya asılı bir peruk duruyordu sanki yüz kayıptı içinde. Diğer gözümü de açtım ama değişen bir durum yoktu tam tersine her şey çok netleşmişti. Benim karının suratı yoktu yerinde. Kalabalık yapmasın ayakaltında diye portmantoyu mutfağın tenha köşesine atmıştık güya kışın, aha o portmantoda asılı, pencerenin yarım açıklığından da hafif esen rüzgârdan peruğun alt uçları sallanıyordu.
Tedirgin oldum önce, kim çözecekti beni bağlı bulunduğum sandalyeden. Bağırsam çığırsam komşulara ayıp olacak. Donup kalakaldım olduğum yerde. Nefes bile alamıyordum sanki. İçimde birden bir boşluk oluştu. Alışmıştım ya, şimdi o boşluğu nasıl dolduracağım? Bom boş kalacak yeri. Her kişi de dolduramaz zaten yerini çünkü bir daha o cüssede kadını nerede bulacaktım ben. Dünyayı ters çevirsem bulamam ki. Hadi kiloca buldum ya boya ne demeli kadınlarda ortalama boy bir altmış beş. Onun yanında cüce kalırlar. Yandım, yandım ki ne yandım!
2/10

Köylerimiz Değişti

Canım Karım’ın yokluğunu hissetmemek için birlikte çektiğimiz filmimizi geriye sardım, taa başa. Başladım izlemeye. Bazen yalnız çekilen bölümleri bile izlerdim.
            Köyüm canlandı gözümde birden. Hayallere daldım. Öğünmek gibi olmasın emme, dünya kurulalıdan beri nakliye ve lojistik hizmeti verir bizim köy. Namı değer “Arabacılar” dır adı.  At kullanırız biz, asil hayvanlardır atlar; geçemeyiz onlardan. Çevre köylerin içinde en meşhurudur, namı değer Arabacılar Köyü. Adına en sadık köy olmak da ayrıca öğünç kaynağıdır. Başka iş yapmazlar, doğana bir tay hediye ederler hemen, ister kız, ister erkek olsun.
            Katırcılar Köyü vardır en yakın komşumuz sayılır. Onlar at yerine katır kullanırlar, bizden farkı o denilebilir ama asıl ince tarafı, katırı seçmeleridir. Katır az yiyip çok iş yaptığı için seçerler.  Acımaları yoktur hiç hayvana. Neyse ki akılları çelindi de katırlarını satıp bir külüstür arazili “tuzla jip” aldılar da hayvancağızlar kurtardı paçayı. Öve öve bitiremezler Tuzla Jiplerini, uzun kasa mı şase mi neymiş. Çok tutulanındanmış anlayacağınız.
            Kış, yaz fena iş yapmıyormuş da sosyeteye karıştılar, terfi ettiler anlayacağınız.  Köylerinin adını da değiştirdiler, Arabacılar oldu Katırcılar’ın yeni ismi. Bize hor bakmaya başladılar o zamandan beridir. Aramız da açıldı bu yüzden. Kız alıp vermeyi kestik karşılıklı, hatta kimse birinden diğerine bile gidip gelmez oldu. Partileri de ayırdılar.
            Çandırla Köyü var, kağnılarıyla meşhurdur ve kağnıyı çeken Bembeyaz çandırları vardır. Neredeyse başka hayvan beslemezler o köyde. İnekleri karasığırdır. Asıl işleri yazın hasat zamanıdır ama kışın da şehire nakliye yapmaktan geri kalmazlar. Ağır yük taşırlar genellikle.
            İşin kötü yanı, Çandırlar da aynı katırlar gibi az yer ve çok çalışırlar ancak yavaştırlar. İşte bu yavaşlık onların en çok canını sıkan durumdu. Ne yapıp edip bir araya geldiler ve birkaç fayton aldılar ortaklaşa. Tabi ki fayton olur da at kullanılmaz mı? At kullanmaya başladılar en alımlılarından. Bazen yarış atı denk getirdikleri bile olurdu.
            Onlar da sosyete oldular, turizme geçtiler. Turist taşımaya, gezdirmeye başladılar. Yazları köye kadar bile gelen turistler oluyordu merak ettikleri için. Avrupa’da bile yokmuş böyle bir şey. İş değişir de köyün adı değişmez mi, değişti.  Bizim Çandırlar oldu Fantomlar Köyü. Hani fantom füzesi var ya oradan alıyormuş adını, Fantom füzesi gibi hızlıymış onların faytonları.
3/10

Canım Karım’ın İlk Denetimi

Ben ilk üçten terkim biliyonuz mu! Emme çoook kitap okurum; taa çocukluğumdan beri. O zamanla bubamla dedem yapaladı bu arabacılık işini, ben de yanlarında çırak, ne yapcen, kitap okucen.
O zamanla teksas, tommiks, zagor filan gırla gidiyo. Sinemalarda filan kiralanıyodu, aralarda okumak için. Ben de elden düşmelerden alıyodum; en ucuzlarından. Birkaç belki de daha fazla sayfası eksik olurdu emme ben tamamlardım okurken.
Bubam, dedem çok sevinirledi, çok okuyom diye. Övüne övüne bi galırladı. Çevrede duymayan galmadı, sağır sultan bile duymuş sayelerinde. Dedem anlatıverirdi bazen başımı okşayarak çevre köylerin içinde okuyan olarak en meşhurları benim; bilmem kaç dene kitap okumuşluğum var. Sorarsanız eğer, ben bile unuttum sayısını. Meşhurluğumu dedem ve babama borçluyum, haklarını ödeyemem her ikisinin de.
İşte, yazarlık hevesim de o zamanlardan başladı, bi yapıştı yakama, yapışış o yapışış bi daha bırakmadı illet gibi. Bu yazdığım ilk ciddi yazılarımdan birisi, bastırıcam yani; para biriktirebilirsem.
Evlendiğimizin ilk yıllarındaydı, bi gün karım uyanmış gecenin bir yarısında, bakmış ben yokum yanı başında; aklına gelmiş yine yazmaya oturdu bu herif deye. Merak etmiş “hele bi gidip bakem şuna, ne yazmış okuyem” demiş; yanıma geldi, öteki odaya.
Uykulu uykulu okudu birez. Bir gözü kapalıydı, görüyordu ama. Olsun, gayret etti okudu işte. Okuyunca bi fırça bi fırça bana; tel fırça yanında sünger kalır.
“Ülen sen beni bu yaşımda rezil, rüsva mı etcen cümle âleme. Ne bu kelimelerin hali? Garik, marik, etcen, gelcen, gitcen, tutcan… filen… hepiciğini düzeltcen bunnarın. Yoğsam çatarım hepiciğini sobaya da bi gözel banyo yaparım ısıttıkları suylan.”
Çok kızdığı belliydi her halinden. Gözleri faltaşı gibi olmuşlardı, yerinde duramıyor gözleri deseniz yerlerinden fırlamak için can atıyorlardı. Birkaç kez dolandı etrafımda bana gözlerini dikerek. Neden bu kadar kızdığını anlayamadığım için çok şaşırmıştım o anda. İlk kez görüyordum öyle halini. Bir anda ayaklarının altında karınca ezecekmiş gibi duruyordu durduğu yerde. O ezilecek karıncanın kendim olduğunu düşününce ellerim ayaklarım titremeye başladı, dilim tutuldu. Yalnızca melül melül bakakaldım kızgın suratına.
“Köylü, cahal garısı dedirtmem ben kendime. Gocama da goca köylü cahal yazar
desinler hiç istemem. Gatil etme beni, düzeltcen hemen bunnarı, annadın mı meni?”
            Sinirinden dili damağına yapışmış, “b” leri söyleyemez olmuştu “beni” yerine “meni” diyordu.  Aslında hali çok komik geldi bana ama gülümseyemedim bile korkumdan, alimallah bir kazaya neden olup gurban olabilirdim her an. Pür dikkat her mimiğini, nefes alışını bile izliyodum o anda. Haklıydı canım karım, beni düşünüyodu o halinde bile.
            Biraz daha dolaştı etrafımda, elleri arkasında kenetli. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Bir an göz göze geldik.
4/10

Canım Karım, Beni Kaçırdı

            Bana acıdığını hissedebildim, yüz mimikleri gevşemiş, daha az atıyordu yanaklarındaki damarlar. Gözlerinden de şefkat fışkırmaya başlamış baştan aşağı beni yıkıyordu. Bir anda içimden sarılmak geldi ama işlerin ters tepmesinden korktum, ayağını kaldıracak kadar zoru vardı beni ezmek için. Un ufak olabilirdim bir hata yaparsam. En iyisi melül melül bakmaktı gözlerine. Boynumu büküp bakmaya devam ettim iki dudağının arasından ne çıkacak diye.
            İçimden cavırlıklarda geçmiyor değildi hani, bir an ayağa fırlayıp, kıpkırmızı olmuş kıpır kıpır kıpırdayan alevler saçan kiraz dudaklarına konuveresim geliyordu. İlk zamanları aklıma getirip cesaretimi toplamaya çalışıyordum ama korku dağları omuzuma bastırıyorlar, bir türlü kıprayamıyordum.
            Arada bir gözlerini kısıp elini yanağına atıyordu, düşündüğünü kestirmeye çalıştım. Eğer bu yazdıklarımın hepsini değiştirmeye kalkarsam altından kalkamam diye düşünüyordu belki de, altından kalkamazsam yazar karısı olma hayali suya düşerdi, ya bırakırsam kızıp da –biraz zor da- beni fazla zorlamak istemediği belliydi, poposunu bana sürtmesinden. Karşıma geçti yeniden, parmak sallıyordu.
            “Heç olmaya burdan” –satırı gösterdi- diyerek parmağını koydu. Parmağı sayfanın yarısını kapladı gibi geldi bana. “Burdan başlacen, daha sonrasını düzgün yazcen. Bak bana-baktım-, söz vercen ülen yoksa ufalarım seni kurumuş yufka gibi; tamam mı canımın içi kocam benim?”
            Kollarını arkamdan doladı boynuma. Bu sefer daha dikkatliydi üzerime abanmasında; masayı öpmedim.
            Söz verdim sevgili karıma. Daha dikkatli yazacaktım ve özen gösterecektim düşündükleri olmasın, yani utanmasın diye. Ee canım karım bu kadar düşünüyorken beni benim de onu düşünmem gerekliydi elbette. Haklıydı kadın.
            Ne de olsa bir sene bir senedir eğitimde. Benden bir iki sene fazla eğitimliydi. Emeğine saygı duymak lazım. Kendisi benimle evlenmek için beşten terk etti. Çifter baskı yaptığı yılları da sayarsak benden oldukça eğitimli sayılır, az dirsek çürütmüş değil anlayacağınız. Beşi terk eder etmez beni kaçırdı zaten.
            Bir gece “buluşalım, avluda ol, ben geliyom” diye not göndermiş küçük kardeşiyle. Kardeşi seslendi avludan eve. Çıktım dışarıya, yanına geldim “abam gönderdi” dedi tüydü çocuk. Ay ışığında zar zor okuyabildim notunu. Beklemeye başladım.
            Daha kardeşi köşeyi dönmeden diğer köşede belirdi kendisi. Çok heyecanlıydım, ne diyecekti acaba diye düşünmekten bi hal olmuştum. Görünce elim ayağım çözüldü kıpırdayamadım bile. Adeta çakılıp kalmıştım.  Avlu çitlerine abandım düşmemek için, durmadan yaklaşıyordu. Bir anda kendimi havada buldum, ayaklarım yerden kesilivermişti. Hooop avlunun dışındaydım.
            Elindeki bohçayı verdi bana “tut şunu” dediğini hatırlıyor gibiyim.  Daha elimle bohçasını tutar tutmaz, kartal gibi kaptı beni, attı omuzuna ve hızla yürümeye başladı sokağın karanlık yerlerinden. Deve kuşu gibi uçuyordu. Nasıl köyün dışına çıktık anlayamadım. Ağzımı bile açamadım, arada denedim ama daha ağzımı açtığımı anladığı anda “kapa çeneni” dediği hiç kulaklarımdan gitmez, çınlar durur.
5/10

           

İşimizi Garantiye Aldık, İş Tamam

Kasabaya giden Pazar yoluna doğruldu, ormanın içi ıpıssızdı ay aydınlatıyordu günlük güneşlikti adeta. Etrafta baykuşlar, gece kuşlarının sesleri geliyordu arada bir. Bazen de ormanın derinliklerinde, dere yataklarında çatır çutur sesleri duyuyordum.  Çatır çutur sesler beni oldum olası korkuturlar taa çocukluğumdan beri. Kötü şeyler gelir her zaman aklıma, ayı falan gibi.
            Orman yolunda biraz ilerleyince bıraktı beni yere. Ayaklarım ilk anda tutulmuş gibiydi. “nereye?” diye sorma cesareti bulabildim kendimde. “kaçıyoruz, sen beni kaçırıyorsun, anladın mı?” olduğum yerde kala kalınca omuzumdan tuttuğu gibi beş adım ileriye sallayıp bıraktı beni.
            “sen kaçırıyorsun ya’” demiş bulundum. Saflık var biraz bende. “Oğlum, sen hiç duydun, gördün mü kızlar ne zaman erkeği kaçırmış; her zaman erkekler kaçırır kızları. Şanın yürüsün diye öyle diyeceğiz. Kafan çalışmıyor hiç senin.”
            Kafama yatmıştı zar zor da olsa. Canım karım ne derse doğru der. Hoplaya zıplaya çocuk gibi koştura koştura yürüdüm önünden. İçim bir tuhaftı. Epeyce yürüdükten sonra bir taş üstüne oturup bekledim arkadan gelişini. Yanıma geldiğinde “dinlen biraz, yorulmuşsundur sen de!” dedim. Derdim başkaydı aslında.
            Elimi boynuna attım korka korka.  “o da bana bakıyordu. Ay ışığında gözleri alev alev yanıyordu, nefesinin sıcaklığını yüzümde hissetmeye başladım bir anda. İçimden bir şeyler aktı ılık ılık. Kandırmaya uğraşmalıyım diye düşündüm.
            “Ya jandarmaya falan haber verirse baban. Yakalanıp ben hapse sen de eve kapatılırsın böyle. Bir çare düşünmemiz lazım.” Deyince “he valla ilk defa doru bi şey dedin len. Aklından geçen ne söle bakem.” Dedi merakla. Galiba tamam bu iş diye düşünmem beni cesaretlendirdi. Namus meselesi yapmasından korkuyordum ama gerekçemiz vardı kapı gibi. Ne de olsa babası biraz kıldı. Bir şeyler koparmaya çalışırdı bizimkilerden. Ne arar bizimkilerde, altı üstü bir beygir ve kırık dökük arabamız vardı dededen kalma.
            “hadi hemen yapalım şu işi. Yakalansak da buban ayıramaz bizi. Ben de hapse düşmem. Ne diyon?” önce baktı biraz suratıma. Suratım donup kalmıştır eminim. Sonra birden sarıldı boynuma ve öpüp koklamaya başladı beni. İyice azdırmak istediğini anlayabiliyordum. İlk denemede halletmekti derdi. Heyecanımı yatıştırıyordu. Ben se titriyordum sakır sakır.
            Yarım saat kadar sürdü, hallettik işimizi. Derin derin nefesler alıp bana bakıyordu sırt üstü yattığı yerden. “Gel gel, gel buraya. Bi daha yapalım mı?” deyince dayanamadım. Hiçbir korkum kalmamıştı artık, bir daha değil sabaha kadar yapabilirdim hiç durmadan. Üçüncüsüne yeltendiğimde: “dur ülen dur, ne azgın boğaymışsın sen de. Sabredelim gari biraz da kasabaya bir an önce varıp nikâh işini halledelim. Ondan keri istediğin kadar yaparız. Söz sana.” Dedi, toparlandı hemen düzüldük yola el ele. Koşturarak yürüyorduk patikada; baykuş ve böcek sesleri arasında. Çatırtı, çuturtulardan hiç korkmadığımı hissettim o anda. Kasabaya varıncaya kadar müzik ziyafeti çekmişlerdi bize bütün gece boyunca kuşlar, böcekler, orman. Hafif esen rüzgârın çam dalları arasında çıkardığı sesler ne güzel fon oluşturuyordu baykuş ve böceklere.
6/10

Çare, Nikâh Memurunda

            Sabah ezanından hemen sonra vardık kasabaya. Ortalık hareketliydi. Tam da pazarıydı kasabanın. Pazar yerinden geçtik el ele. Bazı tanıdıklar denk geldi ama hiç önemsemedik doğruca belediyeye gittik. Kapalıydı o saatte. Bekledik önünde oturarak. Ne diyeceğimi düşünmeye başladım oturduğum yerde. Babamın oğlu değildi ya nikâh memuru. Hemen nikâhımı yapıver deyince eline kalemi defteri alıp yapacak. Bir çaresini bulmalıydım yoksa şanım beş paralık olurdu taze karımın yanında. Ne de olsa etraf köylerin en meşhuruydum okumada ve arabacılık işinde. Neredeyse kasabanın memurlarının işini ben yapardım bazen para pul almadıklarım bile vardı içlerinde. Başka bir işi yaparken onların işini de görürdüm.
            Nikâh memuru da sıklıkla bu tür işini gördüklerimden biriydi arada sohbet etmişliklerimiz de vardı. Çay ısmarlardı bana bazen çarşıda denk geldiğimiz zaman. Nazlanacaktım elimden geldiğince. Bir yolunu bulurdu o. Ancak öncesinde bir bahane bulmalıydım nikâhlanmanın zorunluluğu ve acelesi için. Yoksa neden hemen olsun diyeydim ki?
            Epeyce bekledik merak içinde. Memurlar yavaş yavaş gelmeye başladılar. Açlığımızı bile gidermemiştik. Aklımıza gelmedi daha doğrusu. Nikâh memuru geldiğinde bizi gördü ve yanımıza doğru geldi. Bir bana baktı, bir çiçeği burnunda canım karıma.
            “ne işin var senin burada bu saatte, aklıma gelen doğru mu yoksa…?” dedi heyecanla. Tahmin etmişti durumumuzu. Ellerimiz birbirine sımsıkı bağlıydı, aval aval da kendisine bakıyorduk ayağa bile kalkmadan. Anlamaz mı adam, bal gibi ortadaydı her şey. Kabak gibi sırıtıyorduk biz kaçtık dercesine.
            “doğru efendim, kaçırdım. Babası peşimizdedir, elinde kırmasıyla. Yardımınız gerekli. Elinize düştüm, kurtarırsanız siz kurtarırsınız beni. Eğer yapmazsanız ya içeride olurum ömür boyu ya da mezarda…” kendim bile şaşırdım ağzımdan çıkanlara. Adam yüzümüze daha dikkatle bakıyordu, acımaya başladı halimize.
            Eliyle işaret ederek “gelin bakalım, yukarıya önce, sonra da ne yapabiliriz bir uğraşalım. Elimden geleni yapacağımdan emin ol ve rahatla şimdi. Çay içeriz değil mi? Karnınız açsa bir şeyler de söyleyeyim.”
            “sağ olun, çay yeter şimdilik. Bir şey boğazımızdan geçecek gibi değil.” Çıktık arkasından yukarıya. Odasına geçtik. Çay da arkamızdan geldi hemen. “buyurun, oturun şöyle.” Diyerek masasının önünde duran sandalyeleri gösterdi.
            Bir taraftan çayını yudumluyor diğer taraftan da kalın bir kitap karıştırıyordu.
7/10   

İşin Aciliyetine Binaen Yıldırım Nikâhı

            Yarım sat kadar oturduk nikâh memurunun telaşlı telaşlı kitap karıştırmalarını seyrederken. Ne zor işmiş bu işler, adamın işi hiç de kolay değilmiş dışarıdan göründüğü gibi. Birkaç yere telefon etti, soru sormak için. Avukatmış görüştükleri, sonradan söyledi bize. İşimizi garantiye almak istemiş.
            En son telefon görüşmesinden sonra meraklı ve sert yüz ifadesiyle müstakbel karıma döndü: “yaşın kaç bacım?” dedi sertçe.   Ben de baktım gözlerinin içine merakla. Hiç düşünmemiştim yaş başın önemli olduğunu.
            “on altı, on yedi belki de daha fazladır. Kapıda kalacaktım neredeyse!  Bubam ölen abamın yerine tutmuş beni. Abamı daha önceden yazdırmışlar beni yazdırmaya gitmemişler onun ölümünden sonra. Ninem demişti bi defasında dullukta konuşurlarken. Ben de yanındaydım o zaman çocuktum daha.” 
            “Bakın bu iyi haber işte, ver bakayım şu nüfus cüzdanını. Sen de.” Dedi bana bakarak. Verdik kafa kâğıtlarımızı. Akıllılık etmiş müstakbel karım, kafa kâğıdını yanına almış. Benim her zaman cebimde olurdu zaten ne de olsa esnaftık, iş adamıydık. Sık sık lazım oluyordu, zabıtalardan paçayı kurtaramıyorduk yoksa.
            “Şimdi diyeceklerimi iyi dinleyin, işinizi çözeceğiz gibi görünüyor. Hemen çıkacaksınız şimdi. İki şahit getireceksiniz. Daha önce yandaki sağlıkçıya bir uğrayın size bir kâğıt verecek. Ben telefon ederim kendisine. Benim gönderdiğimi söyleyin. Tamam mı? Anlamadığınız bir şey var mı?” dedi telefona sarıldı hemen.
            “var, bir maruzatım var” dedim telaş içinde.  Merakla baktı bana, telefonu yerine koydu.  “nedir?” dedi. “Şu şahitler, ‘iki tane’ dediniz ya hani. İşte onları bulmak sıkıntılı olabilir. Babası gelmişse eğer duyar hemen çarşıda. Çabuk yayılır bu tür haber bilirsiniz. Yakalarsa bırakmaz bizi. Buradan tanıdıklardan siz rica etseniz…” suratına baktım aciz aciz. Ne diyecek diye. Olmaz demesini hiç düşünmeden ağzımdan dökülmüştü her şey.
            Biraz durakladıktan sonra “ben mi bulayım yani, şahitleri ben mi ayarlayayım demek istiyorsun.?”
            Kafamı sallayabildim “hııı” derken.  Güldü gevrek gevrek. “Tamam len, yapalım o işi de.” Şimdi fotoğraf da getireceksiniz bana en az ikişer tane. Hadi toz olun şimdi. Ben her şeyi ayarlayacağım. Yıldırım yapacağız, işin aciliyetine binaen… Tek ve en hızlı çözüm bu.” Dedi gülümseyerek. İçime su serpti gülümsemesi.
8/10

Yıldırım Nikâhı da Tamam

            Kafamın içinde şimşekler çakmaya başladı. Elektrik çok hızlı yayılmaya başladı vücudumda. Fırladığım gibi çıktım odadan. Arkamdan geliyordu müstakbel karım. Yakında karı-koca olacaktık el âleme karşı. Koridora çıkınca aklıma geldi elinden tutmak. Hemen yan taraftaki sağlık memuruna geçip anlattık durumu ve “tamam” dedi.  Ciğer filmlerimizi çektiğini söyledi “işimiz bitti, bu kadar hepsi, siz gidebilirsiniz ben bunu ulaştırırım memur beye” dedi gülümseyerek.
            Oradan da çıkıp, belediye binasının yan sokağında fotoğrafçı vardı bildiğim. Oraya yöneldik birlikte. Şipşak çektirdik onar tane. Beş dakika kadar bekledikten sonra verdi elime fotoğrafları bir zarf içinde. Ne kadar da kolay olmuştu her şey. Yıldırım nikâhının hazırlıkları da yıldırım gibi ilerliyordu. Şimdi sıra yıldırım nikâhının kendisindeydi.
            Neredeyse koşturmaca gidiyorduk el ele yukarıya. Birkaç basamak birden çıkıyordum da elim geriden asılındığı zaman duraklayıp tek tek çıkmaya başladım basamaklardan. Nikâh memurunun karşısına geçtiğimizde o bile şaşırdı bu kadar çabuk bitmesine her şeyin. Biz içeriye girer girmez sağlık memuru da geldi hemen, elindekileri uzattı memur beye.
            “otur hele, otur arkadaş. Bak ne diyeceğim sana.” Merakla bakıyordu sağlık memuru delikanlı, nikâh memuruna. “buyur abi, emrin olur.” Dedi merak içinde ve telaşla.
            “nikâh şahidimiz olacaksın, bir de Sultan’a söyleyelim. Hadi darısı başına” diyerek gülümsedi. “abi bekârın nikâh şahitliği kabul mü?” diye sorunca kahkaha attı nikâh memuru. Başını salladı arkasından olur anlamında. “Hadi, Sultan’ı da çağır bana.” Dediğinde genç delikanlı sağlık memuru gülümseyerek çıkarken “kahveni de söylüyorum”  dedi arkasından.
            Belediye başkanının sekreteriymiş Sultan. Hemen geldiler sağlık memuruyla birlikte. “Buyur abi, beni istemişsin. Hayrola?”
            “Sultan hanım, hayırlı bir işimiz var ve acil, anlayacağın hayat mayat meselesi var işin içinde ve karışık bir durum. Biz de bu durumu çözelim diye uğraşıyoruz kimsenin burnu kanamadan. İşte bu yüzden senin nikâh şahidimiz olman lazım, delikanlı sağlık memurumuzla birlikte.
            Bir an yanındaki sağlık memuruna baktı Sultan, bize kaydı sonra gözleri. Merakla bizi incelemeye başladı. “kaçmışlar mı?” deyince erkekliğime dokundu “yok, kaçırdım” dedim hemen. Gülüşmeye başladılar hep birlikte. 
“iyi etmişsin, şu benim adamın bahsedip durduğu meşhur arabacı değil misin sen. Hani birkaç defa eşyaları getirmiştin eve.” Hatırlamaya çalışıyordum ama kafam durmuştu sanki hiç kıpırtı yoktu beynimde.
“bak, ben de kaçmıştım. Başım göğe değdi biliyonuz mu, sizin de değer artık. Hadi hayırlısı. Olayım bari de şu başınızı göge değdirelim.” Dedi ve kahveyi getiren ocakçının çırağına “bir kahve de bana getir yavrum, şekersiz olsun.” Dedi gülümseyerek baktı nikâh memuruna. Hemen olacağını anlamıştı galiba.
Nikâh memuru beni ve müstakil karımı masanın önüne yanaşmamızı istedi. Önündeki defteri karıştırıyordu bir taraftan da. Şahitlerimiz de her iki yanımıza geçip oturdular.  Öğle yaklaşmak üzereydi ve öğle yemeğinden önce biteceği anlaşılmıştı artık. Bir aksilik olmasa diye kulağım koridorda ve dışarıdaki seslerdeydi. Babası gelip gelmeyeceğini merak ediyordum ama yıldırım nikâhını nereden bileceklerdi ki. Rahatladım öyle düşününce.
“sen…  ..nu hiçbir baskı altında kalmadan, kocalığa kabul ediyor musun?” “evet” dedi canım karım –bana göre karımdı arık, ha b bir dakika önce ha bir dakika sonra ne fark ederdi ki- nikâh memuru bir sürü şey de söylemişti ama kulaklarım duymadı onları. Uğultu da devam ediyor hala. Bana döndü nikâh memuru ve bir şeyler söylemeye başladı. Dudak okuması yapıyordum ne dediğini duymadığım için. Dudağının kıpırdaması kesilince “evet, eveeet” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Arkasından da gülüştüklerini.
“Allah bir yastıkta kocatsın, mutlu bahtiyar olun çocuklar.” Dedi ayağa kalkarken nikâh memuru. Evlilik cüzdanını da canım karım’a uzattı. Can havliyle elimi uzattım kapmak için ama nafileydi, kaptı karım evlilik cüzdanını hemen. “hadi öp bakalım gelini” dediğinde donup kaldım. Gözlerimin önünde kocaman bir yüz ve kiraz gibi ateş çıkan dudaklar vardı ama ben utancımdan yanağından öptüm istemeye istemeye. Ama hıncımı koridora çıkınca aldım. Baktım kimse görünmüyor yapıştım dudaklarına sülük gibi. Beni ittiğinde koptum da ta duvara pat diye yapıştım “o kadar da uzun boylu değil” diyordu utanmışlığından pancara dönmüş kırmızı suratıyla ama gözleri başka bir şey söylüyorlardı.
Hiç korkusuzca elinden tutup çıktım dışarıya. Güneş tepede bize el sallamaya başladı. Daha vardı öğle yemeğine, aklıma geliverdi hemen kapının önünde. Yandaki baklavacıya takıldı gözüm. Koşturdum, orta boy bir tepsi alıp koşturmaca çıktım nikâh memurunun odasına. “çok teşekkür ederim.  Allah razı olsun sizden, herkesten.” Dedim ve bıraktım tepsiyi. Pastaneci sonradan gelip alacaktı boş tepsisini.
9/10

Seni, Ben Adam Ettim Ülen!

            Kendimle gurur duyuyordum. Ee o kadar olacaktı elbet, hatırımız vardı ne de olsa. İşte benim de işime yaramıştı hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkan kaderim karşısında. “Yıldırım nikâhı, yıldırım nikâhı…” ne demişti nikâh memuru? “İşin aciliyetine binaen” evet, işimiz acildi, bizimkinden acili de yoktur herhalde.
            Çarşıya çıktığımda görenler oldukça şaşkın şaşkın bakmaya başladılar bize. Belki de bazıları komik bulmuştur da gülümsemişlerdir halimize. Ben, canım karımın elinden tutup gezdirdiği bir çocuk gibiydim adeta. Ama umurumda değildi bu durum. Çarşıda epeyce dolaştım herkes görsün diye ama asıl görmesini istediklerim yoktu ortalıkta.
            En çok şaşıranlar arasında bizim köylüler vardı elbette. Hiç kimsenin haberi yoktu çünkü sürpriz oldu anlayacağınız. Bazıları inanmadı, inanamadı bile bu kadar hızlı olduğuna. En erkeni bir haftada bitirirdi bu işleri.
            Onlara göre: ne de olsa okuyan olarak meşhur oluşumun etkisi büyükmüş, ondan böyle olmuş muş, biraz da torpil geçilince olurmuş o gader… Anlattı da anlattılar artık. Efsane olup çıktık herkesin dilinde.
            Hiç bu kadar hızlı evlenen görülmemiş daha bizim köy ve çevresinde. Evrak, mevrak, doktor, gün alma derken en erken evlenen bir iki kişi varmış onlar da bir haftayı gecikmişler.
            O zamanlar çok sıskaydım ben. Evlenince biraz boyum uzadı, kilom arttı; adam kılığına girdim biraz. Öyle der sevgili karım: “ ben adam ettim seni ben! Sinek, sivrisinek gibiydin eskileden. Vızıldaa durudun arabanın üstündeki urgan yumağında. Şansın vamış ki, accık da yaradanın gollamasıyla ben aldım seni; önce hoşuma gitmeyodun emme soradan accık adam gılığına girince ganım gaynayıvedi ülen sana!”
            “Baba, babaaa… Kalk hadi, anam kahvaltıyı hazırladı seni bekliyor.  Hem ne işin var senin yatağın dibinde. Haa haa!”
            “hani nerde kaldınız yahu, uyandıramadın mı oğluuum. Uyanmadıysa şu suyu al götür dök kafasına, öyle uyanıyor o!”
            “geliyoruz anne, geliyoruuuuuz.”
            “Anne!”
            “Söyle yavruşum benim!”
            “Bir daha babamı yatağın dibinde görürsem seni şikâyet edeceğim mahkemeye, babama şiddet uyguluyor diye!”
            “Et, oğlum et. Bi o eksikti. Et de beni atsınla hapise, bubanla gal sen de. Buban baka sana nasılsa.” Oğlunun kıvırcık saçlarını okşayarak gülmeye başladı “değil mi ülen herif, sen de şikâyet etmeyi düşünüyon mu oğlunla barabar?” deyip omuzuna bir yumruk vurdu kocasının.
10/10
04.05.18
Halil Gönül


            
Görsel: Google Görseller

2 yorum :

  1. Ağabey bunları ne zaman kitap hâline getiriyorsun?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Recep Hilmi Tufan,
      biraz daha zaman var diye düşünüyorum. Biraz daha ders çalışmam gerekli. :)

      Sil

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.