AKAN ZAMAN

Akan zaman, seninle birlikte akar. Sen yoksan, seninle birlikte akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Pazar, Haziran 10, 2018

Sidiklik Bağlama

"Püsgevit keyfi"

Akşamdan Bıraktığım Bulgur Aşı

            Ortaokul birinci sınıfa yeni başladığım yılın ilk haftaları biraz içim buruk geçti; aileden uzakta olmak ve her işimi kendim yapmak zorunluluğu az da olsa sorumluluk meselesini ağırlaştırıyordu. Köyde olsam, eğer biraz canım istemezse bir bahane bulup anama yıkabilirdim ama burada öyle değil, yıkacak kimse yok.  Yaparsam da kendime yapmazsam da kendime.
            Özellikle yemek işi biraz farklıydı, kendim yapıyordum artık kendi yemeğimi. Tek bir odada, tek başımaydım.  İhtiyaçlarımız olduğunu düşünebildiklerimizi aldık anamla birlikte ve eve getirmiştim.
            Aldıklarımız arasında gaz ocağı, gaz lambası, küçük bir tencere, birkaç alüminyum tabak, birkaç tahta ve metal kaşık falandı. Yiyecek ihtiyaçlarını köyden getiriyorduk zaten, ancak zeytinyağı.
            İlk yaptığım makarna’ dan sonraki yemeğim bulgur aşı idi. Köyden bildiğim kadarıyla yapıyordum ben de. Bazen dağda kaldığımızda babamla birlikte yapardık, oradan aklımda kalmış.  Küçücük tencerede pişmiş olan bulgur aşını bitirmemek için özellikle itina gösteriyordum. Akşam yemeğimi yiyordum ancak sabah kahvaltısı için de biraz kalmalıydı.
            Kahvaltı bizim için normal yemeklerde ne yenirse aynıydı yine,  Özellikle kahvaltı diye bir şey bilmezdik.   Akşamdan bıraktığım bulgur aşı sabaha kadar olan suyunu çekince katılaşmış tamamen. Sıcakken daha sıvı duruyordu. Bildiğimiz lapa olmuş. Önce canım çekmedi gibi oldu ama başka çare de yoktu, ya aç gidecektim okula ya da lapa halindeki bulgur aşını yiyecektim.
            Benimkisi hayal kırıklığıydı aslına bakılırsa, akşamdan yediğim, sıcak ve sıvı durumda olan bulgur aşı, hafif kırmızı olan rengi de kaybolmuş ve beyaz bir hal alınca tamamen görüntüsü değişmiş. Olsun, elimden kurtulamadı sonunda, bitirip, kitaplarımı alıp okula gittim nihayet.
1/6

Kendi modamı yarattım

            Aradan epeyce zaman geçti, ilk yarıyıla yaklaştık. Bu yıl okul başlangıcında aldığımız takım elbise modaya uygundu, öyle demişti satan adam “bu sene bu takımlar moda” demişti.
            Geniş yakalı, iki düğmeliydi. Biraz da bol geliyordu bana, hoşuma gitmemeye başladı. Benim hoşuma giden üç düğmeli elbiseydi ama pahalı olduğundan alamamıştık onu. Kafaya koydum ben üç düğmeli yapmaya, modadan vazgeçmiştim.
            Okuldan geldiğim akşam işe koyuldum hemen. Nasılsa hafta sonuydu ve ben sırf bunun için köye gitmeyi ertelemiştim, arkadaşlar gittiler köye, ben yalnız kalmıştım kasabada.
            Önce bir delik yırtmacı açtım diğer düğme delikleri arası kaç santimse, ölçüp aynı mesafeden bir delik daha açmış oldum. Deliğin kenarlarını siyah iplikle çittim, sökülüp dağılmasın diye. Delik tamamdı da, iş düğmedeydi artık. Düğme yoktu.
            Hiç aklıma gelmemişti bu durum. Neyse, çaresini düşündüm hemen, yarın cumartesiydi nasılsa, çarşıya çıkar alırdım uygun bir düğme. Aradım, taradım çarşıyı. Zaten iki dükkân varmış bu tür şey satan. Aynısından bulamadım ama oldukça diğer düğmelere benzeyen bir düğme aldım. Seviniyordum.
            Sevinçle eve geldim koştura koştura.  Hemen düğmeyi diktim. Giydim üzerime, denedim. Fena durmuyordu hani; biraz da olsa vücudumu sarmıştı. Tamam, bu iş, dedim. Sıra, iki düğmeliye göre olan yakanın kırılmasındaydı üç düğmeliye göre olmalıydı yakası da.
            Yakayı kıvırdım ve yer yatağımın altına koydum, altına ve üstüne tahtalar koydum tabii ki. Aklımı seveyim, akıllıydım ya, dert yoktu bizde, dert mi var, anında da çare vardı. Hızır servistik anlayacağınız. Yeter ki sağlık derdi olmasın, başka dert fazla ciddiye alınmazdı.
            Bir iki saate bir kaldırıp bakıyordum üç düğmeli ceketime ama bir türlü olmuyordu yakası. Hep dik duruyordu ve düğmeleyince de bozuk görünüyordu. Yıkamayı akıl ettim. Ceketi yıkarsam, pantolonun rengi soluk görünecekti tozundan toprağından onu da yıkadım birlikte elimle leğende.
            Ütü falan yoktu benim, almamıştık. Çok acil bir şey değildi. Yıkardım ve sobanın borusu üstüne serdim mi geceden sabaha kururdu nasılsa, her zaman da aynı şeyi yapardım.  Önümde daha Pazar günü vardı, acele etmedim. Yatağın altına koymaya devam ettim ertesi güne kadar ama olmayınca mecburen Pazar günü öğle civarında yıkadım ve soba borusunun üzerine serip sokağa başka bir mahalleye çocuklarla oynamaya gittim.
            Oyun oldukça zevkliydi, şamata boldu ayrılmak canım istemedi oldukça geç vakitlere kadar oynadık. Eve döndüğümde oldukça yorgun ve bitkindim. Sobaya, elbiseme bakmadan, kitaplarımı hazırladım ve yattım.
            Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkadıktan sonra giyinmek için indirdim soba borusunun üzerinden elbisemi. Benim elbisenin boruya gelen yanları gerermiş sıcaklığından borunun. Sobanın içinde kalan közlerle parça odunlar tutuşmuş ve soba borusu ısınmış iyice, neredeyse elbise tutuşacak, özellikle pantolonun bacakları gerermişler. Yanmadığına şükredip bacağıma geçirince hafif dizimin birini büktüğümde “cıırt” dedi bir ses duydum, bir de baktım ki benim pantolona olmuştu olan, dizden hafifçe yırtılmış gereren yerden.
            “eyvah” dedim ama yapılacak fazla bir şey yoktu o an için. Başka pantolonum yoktu çünkü. Her yıl bir takım alınır tüm yıl o takımla idare edilirdi. Kirlenirse yıkanır kurutulur ve giyilirdi.
            Sabah sabah okula giderken gelin atı gibi gittim aheste aheste. Çok narin yürüyordum, dizlerimi kıvırmamaya dikkat ediyordum. Hadi giderken idare ederdim de sıraya oturduğumda ne yapacaktım onu düşünmeye başlamıştım yol boyunca.
            Gözüme kestirdiğim bir arkadaşın oturduğu yer vardı duvar kenarında ve arkalara doğru. Arkadaşa rica ettim, yer değiştirdik birkaç günlüğüne ve ben onun yerine geçtim. Ayaklarımı hiç bükmeden uzatabilecektim onun oturduğu yerde. Kimse de fark etmeyecekti bana göre orada. Yırtık olan yer de duvara doğru olacaktı nasılsa.
            Bütün iş, öğretmendeydi artık, tahtaya kaldırmaması için dua edecektim. Kaldırsa da bir bahane uyduracaktım ama bahane bulamıyordum telaşımdan.  Dualarım kabul edildi anlaşılan ilk derste tahtaya kaldırmadı beni öğretmen.
            Teneffüs bitti, içeriye girerken mazeret uydurmalıydım kaçmak için ama ya arkadaşlar söylerse sonradan öğretmene. Beni bir gören olursa hasta olmadığımı anlarlarsa… Bin bir korku oluştu içimde. Hiç de izin nedir bilmezdim ben. Bir gün bile devamsızlığım da yoktu. Öğretmenler de şaşıracaktı bu duruma. Sonradan kararımı değiştirip, başa ne gelirse katlanmaya razı oldum.
            Pek de kolay geçmedi dersler öğleye kadar. Öğle yemeğinde eve geldim hemen diktim dizimdeki yırtılan yeri. Diksem de çok iyi değildi durum. Tamamen ölmüş durumdaydı kumaşı pantolonun. Yeni bir pantolon alabilir miydik acaba? Gelecek hafta sonu belli olurdu durum.
2/6

Püsgevit Keyfi Yapacaktım

            Köydeyken siyah çayı bilmezdik, kasabaya inince öğrendim ne olduğunu ve içmeye başladım arada bir. Ucuzundan altlı üstlü demlik aldık bir de. Çay süzgeci, şeker falan derken epeyce masraflıymış bu iş. Ehli keyif işiymiş; bize göre değilmiş.
            Her bardağa doldurduğumda siyah çaydan, yabani nane kokusu ve boğazımdan akıp giderken kendi serinliğini bırakarak gitmesi, o kadar sıcaklığının üstüne; inanılır gibi değildi. Neyse, uymaya başladık kasaba adetlerine.
            Bir gün anama püsgevit ve lokum aldırdım azıcık, tadımlık; “çok canım çekti” deyince kıyamadı gurbet ellerdeki oğluna. Ne de olsa yaban ellerdeydim ve kıymetlisi olmuştum.
            Ne olduysa o canımın çekmesinden sonra oldu. Çay demlemeye karar verdim sobanın içindeki közlerde. Çaya banıp banıp yiyecektim püsgevitleri.  Yine günlerden Pazar mıydı neydi, keyif zamanıydı anlayacağınız. Kendime göre keyif zamanlarım vardı artık benim de.
            Sobanın kapağını açtım, çaydanlıkta su kaynamış, kapağını hoplatıp duruyordu. İki çöp parçası ayarladım sobanın etrafındaki odun parçalarının içinden ve birini sağ, diğerini de sol elime alıp, çaydanlığın ümzüğünün altından ve sapından tutturdum çöpler. Geriye doğru çekerek sobanın üstünden çıkarmaya çalışırken, bir şey oldu, dikkatim dağılınca çaydanlık düştü elimden yere.
            Lastik top musun be mübarek, hopladı yerden, ben de çömelmiştim gayri ihtiyari, sen gel sağ dizime çarp. İncecik bir çizgili pijamam var üstümde, ıslandı kızgın suyla. Tabi, küfürlerin bini bir para, ağzımdan fırlayıp fırlayıp yayıldılar odanın içine.
            Kıvranmaya başladım gitgide acısı artan dizimin sızısından dolayı. Pijamayı oynatamıyordum hiç. Dizimi desen hiç oynatamadığımı fark edince, “yandım” dediğimi hatırlıyorum. Hakikaten yanmıştım. Zor bela pijamayı sıyırabildim yukarıya doğru, bacağımı da oturduğum yerde uzatabildim, acılar içinde.
            Dizime parmağımla dokununca derisi yapışıverdi elime, elimle gelmeye başladı gözlerimin önünde.  Hemen aklıma yoğurt geldi ama yoğurt yok ki, salça sürerdik böyle durumlarda. Kardeşimin de parmağı kızgın suya batınca öyle yapmıştı anam. Hemen yanımda kol mesafesinde duran salçayı çekip aldım bacağımı oynatmadan. İki parmağımla aldım alabildiğim kadar ve yanan dizimin üstüne sürdüm. Yangısını alır derlerdi.
            Hakikaten yangısını aldı kısa sürede. Biraz serinlik hissetmeye başladım dizimde.  Bir süre kaldım öylece. Daha sonra kalkmayı denedim ama yanık henüz daha yumuşak ve kurumamış haldeydi. Zor bela ayağa kalkabildim, biraz dizimi bükmeyle.
            Zaman geçtikçe dizimdeki yanan yer kurumaya başladı, dersi pörsüdü, eciş bücüş oldu, tırtıklı bir hal aldı. Azıcık koparmaya kalktığımda ciğerlerim söküldü sanki vaz geçtim koparmaktan. Dokunmayacaktım hiçbir daha.
            Okula nasıl gidecektim, bütün mesele buydu kafamdaki. Neyse bir süre sonra çaresini buldum onunda. Dizime bolca salça sürüp saracaktım bir bezle. Aksayarak, dizimi bükmeden yürüyecektim. Sorana da “düştüm” diyecektim.
            Çayla birlikte yiyemedim püsgevit ve lokumları ama o sinirle çaysız hallettim, lokumları püsgevitleri arasında ezerek de hıncımı aldım hepsinden.
3/6

Paralar Çalınmış

            Kasabada Pazar günleri Pazar kurulur çarşıda. Köyden de gelenler olurdu, okuyan çocukların ihtiyaçlarını alırlardı ana babalar. Bazılarının ihtiyaçlarını da akrabalarına emanet edilmiş paraları olurdu ve kendileri yapardı haftalık alışverişlerini.
            Genellikle herkesin parası da Pazar günü gelmiş olur böylece. Benim öyle olmazdı bazen arada bir babamın işi düşer ve getirir verirdi harçlığımı, tembihlerdi bir de sıkı sıkı: “oğlum hepsini yanında taşıma, birazını yanına al, kalanını ev sahibine ver zapt ediversin. İhtiyaç duydukça alırsın.” diye.
            Büyükler tembihledi mi bir şeyi tutulur bizde o sözler; bir bildiği vardır mutlaka da onun için söylüyordur diye. Ne de olsa tecrübe tecrübedir, öyle değil mi? Ben getirip parayı ev sahibi nineye verdim tabii.
            Çarşıya tekrar çıktım aklıma gelen bir şeyi almak için ama yanımdaki param yetişmediğinden geriye geldim tekrar nineden para almak için. Yolda gelirken başka bir arkadaşa rastladım, birlikte geldik eve kadar ve ninenin kaldığı yer zemindeki odaların üstündeki yerdeydi. Kapıyı tıklattık ikimiz, “nine, nineee” diye bağırdı birkaç kez arkadaş. Nine evde yoktu. Ayrıldık birlikte oradan. Hayallerim suya düşmüştü.
            Aradan bir gün mü yoksa iki gün mü geçti, bir abla ve kardeşi avkalanıyordu ninenin kapısının önünde, basamaklara çömeldi başladı ağlamaya. Neden ağladığını merak etmeye başlamıştım ama arkasından nine bağırmaya başladı “dur hele kızım, bi dur. Belki başka yere koymuşumdur dalgınlıkla. İhtiyarlık işte. Hemen üzülme, belki bir şey olmamıştır, kimsenin günahını almayalım. Gel hele buraya da bir güzel bakalım şu sandığa falan.”
            Ninenin dedikleri net geliyordu dışarıya. Anlaşılan paralar çalınmıştı ama nine her şeye rağmen her tarafı tekrar elden geçirmeye çalışıyordu son kez. İçim cız etti bir anda. Benim de vardı ninede paralarım. Hem de daha haftanın bitmesine çok vardı. Nasıl geçecekti parasız pulsuz günler, ellerin gurbetinde.
            Bir kez görmüştüm nineyi para saklarken. Sobanın altında, hasırın altına koymuştu o zaman. İçeriye girdim yardım etmek için aramaya. Evi darmadağın ettik, ne kadar örtü varsa, yatak yorgan dâhil aralarına baktık hep birlikte. “yavrım seninkiler de yok. Hepsi gitmiş, ciğerinden yanasıca, kim yaptıysa boğazında kalır inşallah” diye de ilenmeye başladı nine. Nerdeyse yedi sekiz çocuğun parası varmış kendisinde, kadıncağız o yaşında o kadar parayı nasıl öderdi, gerçi ondan talep eden falan yok ya şimdilik.
            Uzun bir gün olmuştu arayıp tarama işleri bitti ve nihai karar verilmişti; paraları birisi çalmış. Kim olduğu konusunda araştırmalar, soruşturmalar başladı. Tam hatırlamıyorum ama polis veya jandarma hatta gece bekçisinin falan geldiğini görmedim hiç. Belki de bizler okuldayken gelmişlerdir.
4/6

Sidiklik Bağlama

            Nine bütün sülalesine haber uçurdu ve oğulları dâhil herkes hırsız arıyor.  Okuldan geldim, nine çağırdı beni sakince bir ifadeyle. Sevecendi bana karşı, üzgündü de aynı zamanda. Gözlerinde acizlik ve yalvarma vardı sanki. Gittim nineyle birlikte odasına. Odada arada bir gördüğüm büyük oğlu oturuyordu.
            Marangozdu kendisi ve beni de severdi, el işleri ödevlerinde yanına gitmişliğim vardı birkaç kez, yardımcı olmuştu bana. “bak oğlum, senin yapmadığını ben biliyorum, ninen de biliyor, yapmayacağından da eminiz biz. Yalnız, komşular sizi iki arkadaş kapıda görmüşler Pazar günü, bir bildiğin varsa söyle, mahallede güçlü bir hoca var, o hocaya gidip sidikliklerinizi bağlatacağız. Çok sancı yapar sidiklik bağlandığı zaman. Kasıkların şişer işeyemezsin, patlar sonra, eğer açılmazsa…”
            Beynim kaynamaya başlamıştı o anlatırken, korkumdan değil ama bir kara leke sürülüyordu üzerime. Hırsız takılacaktı lakabım ve bir ömür öyle gidecekti. Nasıl bakardım insanların suratına, kimse de inanmasa da şüpheyle bakacaklardı bana eğer duyulursa.
            Kendime geldim bir an ve yalvaran gözlerle baktım gözlerinin içine ev sahibinin ve oğlunun. Bu arada gözlerimden de yaşlar damlamaya başlamıştı, ellerimle silmeye çalışıyordum her ikisini de:
            “Bağlatın, ben de isterim bağlanmasını, ben yapmadım çünkü allah da biliyor. O gün o arkadaşla pazardan gelirken yolda karşılaştım. Param yetmemişti yanımdaki. Bir ihtiyacım çıkmıştı unuttuğum, onu almaya gittim ancak alamadan döndüm eve para istemek için nineden. O arkadaş da para isteyecekmiş nineden. Birlikte geldik ve kapıya vurduk birkaç defa. Sonra da  ‘nine, nineee’ diye bağırdık birkaç kez, belki uyuyordur diye düşünmüştük. Ses de gelmeyince dönüp gittik. Bütün durum bu. Doğru, yan komşular gördü bizi. Bağlatın, bağlatın” diye ağlamaya başladım sonra da.
            Nine ve oğlu beni teselli etmeye çalıştılar bir süre ama gözyaşlarım dinmek bilmedi bir türlü. İlk defa hayatımda hırsızlıkla suçlanıyordum, olacak iş değildi. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. İndim doğruca odama girip kapandım odaya. Kimselerin yüzüne bakamazdım. Dualar ediyor, yalvarıyordum bir an önce bulunsun tanrım diye.
            Aynı günlerde evlerde aramalar başlattılar, bazı çocuklar da dâhildi arama işlerine hatta öncülük etmişlerdi nineye fikir vererek. Daha ilk arama benim odada gerçekleşecekti. Güvenerek kapıyı açıverdim.
            Arama fikrine öncülük eden komşunun oğluydu ve hırsızlıktan mimliydi aynı zamanda. Okuyordu da. Daha kapıyı açar açmaz sobanın altına daldı hemen. Sobayı biraz kaydırdılar hasırı açınca, tam da sobanın altına denk gelen yerde bir miktar para bulduğunu bağırarak söyledi.
            Kahraman olmuştu damgalı hırsız, herkes şahitti işte. Orada aslan gibi yatıyordu para eciş bücüş.  Ne diyebilirdim ki, her şey görünüyordu ama içim daha da yanmaya başladı, kuşkularım arttı bunlardan ve benimle birlikte olan arkadaştan yana. Nasılsa bir parmakları olmalıydı bu durumda. Yoksa oraya para nasıl gelirdi? Kendimin koymadığı kesindi ama ya o an için el çevikliğiyle konuldu damgalı hırsız tarafından ya da önceden odaya girilmiş konulmuştu. Kapının anahtarı kolay uydurulurdu. Çoğu kapının anahtarı açardı birbirini. Saklayacak bir şeyimiz olmadığı için önemsemezdik bu durumu.
            Sevinçle çıktı herkes ama nine kaldı benim yanımda. Sağ elini sırtıma koydu, diz üstü çökmüş başımı iki elimin arasına alıp ağlarken. “ağlama oğlum, ağlama. Allahlarından bulurlar inşallah. Senin yapmadığını ben biliyorum. Sen yapmadın bu işi ama dur bakalım sabredelim biraz daha. Hadi sil gözyaşlarını da işlerine bak, hadi yavrum…” birkaç kez vurdu sırtımı okşarcasına ama diz bağlarım çözülmüş kalkmaya dermanım yoktu. Olduğum yere devrilerek uyumaya çalıştım.
5/6

İtiraf Edilen Hırsızlık

            Sabahleyin de erkenden kalkıp okula gittim. Günler geçmek bilmiyordu bir türlü. Taa ki on, on beş gün geçinceye kadar. Başka mahallede oturan çocuklardan ve o mahalledeki komşulardan nineyi tanıyan birisi gelip nineye bir şeyler söylemiş. Nine beni teselli etmek için gelip benden söz aldıktan sonra kimseye söylemeyeceğime, anlatıverdi kadının dediklerini.
            Yaklaşık söz konusu olan Pazar gününün akşamına gelip dayanıyor anlatılanlar. Yedi sekiz kişi –isimlerini de vermiş kadın- büyük oğlanlar da varmış aralarında. Büyük oğlanların birinin odasında gece yarılarına kadar gülüşmeler, eğlence sesleri, bağrışmalar, şarkı söylemeler duyulmuş. Hatta bazı komşular rahatsız olmuş da gece bekçisine haber vermişler. Gece bekçisi gelip kulaklarını çekmiş her birinin ve dağıtmış.  Meğer şarap içiyorlarmış. Bekçi de görmüş bunların şarap içtiğini. Öğretmenlerinize şikâyet edeceğim sizi diye de tehdit etmiş. Ayrıca sormuş da parayı nereden bulduklarını. O kadar çok para bulunmaz çünkü köylü çocuklarda. Damgalı hırsız da varmış aralarında. Benimle gelen kapıyı vuran arkadaş da oradaymış o gece.
            Ninenin beni adamdan sayıp, bana bunları anlatması çok hoşuma gitmişti ve güvenilir olma duygusunun en açık şeklini o anda yaşamıştım. Birden rahatlık çöktü üzerime, yalnızlık, gariplik hissetmiyordum artık. Ben de açıkça fikrimi, kimlerin bu işi yapabileceklerini anlattım. Ninenin de benimle aynı fikirde olduğunu duymam beni daha da rahatlattı.
            Üç gün kadar geçti, çocukları teker teker çağırıp konuşuyordu ev sahibinin oğlu. Şüphelenen kişilere baskı uyguluyordu kendi yöntemleriyle. “bak oğlum, senin baban dürüst biri, duyarsa senin kemiklerini kırar eğer uyduysan bunlara açıkça söyle de babana duyurmayalım ve bu konuyu burada kapatalım” demiş benimle gelen arkadaşa.
            Aslında o arkadaşın paraya ihtiyacı olmazdı hiç, çünkü babasından istediği kadar para koparırdı yalan dolanla. Babası da varlıklı sayılırdı. Bir o kadar da dürüst birisiydi babası. Beni de severdi üstelik. İlkokulda çok evlerinde yemek yemişliğimiz vardır, bazen o bize gelir öğle yemeğinde bazen de ben onunla giderdim evlerine. Ayva verirdi okula dönerken anası. O ayvaların kokusu hala burnumdadır. Bizim yoktu ayvamız.
            Babasından korktuğu için duyulmasın diye söz almış arkadaş, ninenin oğlundan ve anlatmış nasıl yaptıklarını. Aslında ben o pazara günü pazardan gelmeden hemen önce yapmışlar o işi. Damgalı hırsız ve kendisi birlikte yapmışlar. Kendisi de nineye para verdiği için ninenin paraları nereye koyduğunu biliyormuş. Beni gözetlemişler çarşıdan gelirken ve benimle birlikte gelmek göz boyamaymış. Suçu bana atıp, kendisine diğerleri şahitlik edeceklermiş. Kendilerince senaryoyu ayarlamışlar ve benim odanın kapısını da açan kendisiymiş yine, parayı da koyan damgalı hırsızmış…
            Durum tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı ama iş paraların ödenmesine gelmişti artık. Dünyalar benim olmuştu, para önemli değildi benim için.  Ne yaptı, etti bu arkadaş bütün paraları deremetledi ve nineye iade etmiş bir süre sonra.
            Aradan yıllar yıllaaar geçmişti, o şarap içenlerden biri beni gördü ve özür dilemişti o zamanlar için. İçim bir tuhaf oldu o zaman da. Çocukluk duygularımla yetişkinlik duygularım birbirine karışmıştı adeta.          
6/6
                                                                                              14.04.18
                                                                                               Halil Gönül
           
           

           
            
Görsel: Google Görseller

2 yorum :

  1. Eminim o zaman ne kadar çok üzüldünüz... Yine de size inandıkları için şanslıymışsınız. Bazılarının içlerinde "vicdan" bir parça kalabilmiş ki sizden özür dilemiş...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bahce perim,
      evet dünyam yıkılmıştı adeta hırsız damgası yiyecek olmaktan. Diğerlerinin de utandıklarını hissederdim her karşılaşmamda gözlerini kaçırdıkları çok açık belli oluyordu. :) Ben de çocuklukta bırakmıştım her şeyi. :)

      Sil

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.