AKAN ZAMAN

Akan zaman, seninle birlikte akar. Sen yoksan, akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki, akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Cuma, Haziran 15, 2018

Gamzeli Çocuk

"Gamzeli Çocuk"
Dönüşüm

                Boktan püsürükten şeyler gelir aklıma benim zaman zaman. Yine günümdeyim anlaşılan; dolaşırken başıboş kuçular gibi, takılmaya başladılar gözüme gözüme; birbirine benzeyenler. Önce kararsız kaldım, fikrim yoktu hiç; düşünmemiştim de.
                “Karı kocasına mı, koca karısına mı benzemiş? Afalladım, “sana ne be salak oğlum?” sormadan edemedim. Yürüyüp ağız açmaya devam ettim ortalıkta bir süre. “Hay gözünü …”
                Bu gün tersimden mi kalktım acaba? Hiç de böyle bir takıntım olmamıştı çocukluğumdan bu yana. Ters yön, ne fark eder ki? Sonuçta kalkıyorsun işte, başka bir halt yemiyorsun ya! Kim olsa da kalkacak illaki bir taraftan, başka bir yön keşfedildi de benim haberim mi olmadı? Ya sağından ya da solundan kalkacaksın, amuda kalkarak kalkanı duymadım daha.
                Benziyorlar yahu, basbayağı benziyorlar işte; gözlerimin önündeler, hem de kaç tanesi! Tıpkısının aynısı, kıçıyla başıyla aynı be. Başımı silkeledim birkaç kez, görme özrüm mü başladı ileri derecede acaba? Önümdeki yazılara baktım büyüklü küçüklü; rahat okuyabiliyorum. Demek ki gözlerimde arıza yok, varsa bile her zamanki kadar.
                O zaman benim bu gördüklerim ne? Halüsinasyon mu başladı yoksa. Hani olur ya, birden oluverir; şeşi beş görmeye başlarsın, ayvayı yediğinin resmidir böyle bir durum. Tedirgin oldum basbayağı; acaba ayvayı yedim de benim mi haberim olmadı. Olur mu olur bu zamanda; çok değişti çünkü, artık her şey ihtimal dahilinde.
                O zaman gördüklerim doğru, ben ayvayı yemediysem eğer. Ayvayı yemediğimin ispatı da çorba içebiliyor olmam, çorbayı yutarken lık, luk, curk gibisinden sesler geliyor aşağı inerken; bazen balıklama dalıyor okyanusa bazen de sel hezeyanı gibi curk yapıyorlar. Ben karışmıyorum işlerine, ağzıma alıp dişlerimle ezdiklerim ne canı isterse onu yapıyor ezildikten sonra, ister curt, isterse lark, lurk ediyorlar; keyifleri bilir o kadar da müdahaleci değilim, yani despot değilim anlayacağınız.
                Aceleyle kasemdeki bol sarımsaklı işkembe çorbasını yudumladım arkamdan kovalayan varmış gibi, kasaya geçtim hemen hesabı ödeyip çıktım aceleyle. Acelem falan yok aslında, bir yere de yetişmeyeceğim; avare avare dolaşacağım ama gözümün önündekiler kaybolsun diye aceleyle kalktım yürüdüm işte.
                Hay anasını be yahu, aynılar aynılar tıpkısının aynısı hem de. Benziyorlar, ya da biri benzetmiş diğerini. Kopya olmuşlar birbirine. Çocuklara bakıyorum yanlarındaki, bazılarında bir, bazısında iki, bazılarında da üç; yalanım yok, dört çocukluya rastlamadım hiç. Çocuklar biraz farklı duruyor onlara bakınca. Karı kocanın, ya da koca karısının aynısı anacığım; becermişler işte bir beceri var orta yerde ama kim beceren onu tam anlayamadım, burnumu da sokmadım korkumdan. Beni de benzetirler diye korktum. Niyetim yok çünkü benzemeye veya benzetilmeye.
1/13

Terk ediş

                Terk etmeye karar verdim bölgeyi, başka yerlere gideyim de kurtulayım şu kâbus gibi halüsinasyondan diye düşündüm bindim bir otobüse nereye giderse gitsin hiç fark etmiyor benim için, yeter ki görüntüden kurtulabileyim. Gide gide vardı varacağı yer otobüs, son durak dediler ve indim. Etrafıma bakındım garajda, farklıydı ortalık, anacık babacık günüydü sanki kalabalık mahşer yeri gibi.
                Bindim servise, devam ettik yola, yine nereye giderse. Gide gide gittik, havuz gibi, fıskiyelerden su fışkırıyor bir yere vardık. Sıcak kanlı insanlar memleketiydi demek ki bu kış gününde hala havuz fıskiyeleri çalışıyor şehir meydanlarında. İmrendim o kadar sıcaklığa ve indim son durağında servisin.
                Nereye gidersin ki yabancı olduğun bir yerde; biraz göz attım çevreme ve biraz ileride bir kafeterya gördüm, yanında da büyük ışıltılı bir lokanta. Karnımın acıktığını hissetmeye başladım; aklım başıma gelmeye başladı soğuktan olmalı, oldukça yol geldiğimi anladım. Acıkmaya başlamam normaldi bu durumda. Önce bir çay içip biraz ısınmaya karar verdim. Sonra da güzel bir yemek yerim. İyi bir plandı bana göre.
                Daldım kahveye, kalabalık, kadın erkek dolu her tarafta, oturabileceğim bir yer aradım, manzarası da olursa benim için değmeyin keyfime olacaktı bu kadar yol teptikten sonra. Buldum, fena değil, kıyısından köşesinden bahçe görünüyor biraz daha ilerileri de görebilecektim.
                Oturur oturmaz garson geldi yanıma dikildi elinde kalem kâğıt, bana bakıyor melül melül. Ben de hatırı kalmasın diye baktım melül melül. Göz attım gülümseyerek, o anladı beni ve gitti ağzını açmadan. Birkaç dakika oturdum ki bir bayan dikildi bu sefer tepeme. Baktım o da bakıyor melül melül. Yine hatırını kırmadım baktım melül melül. Gülümsedi, içim ısınmıştı; çay istedim daha da ısınmak için.
                Etrafa göz atma fırsatım oldu çayımı yavaş yavaş yudumlarken. Ayağa kalkıp yürüyen gördüm mü aynı şeyler oluyor bana yine, birbirine benzemiş kadın ve erkek görüyorum. Huy mu oldu acaba bende, yeni bir yetenek miydi bende gelişen ama benim yeni fark etmeye başladığım. Olur mu olurdu, itiraz edemedim kendime. İhtimal hesaplarını öğrendim biliyordum neyin kaçta kaç ihtimalle olabilirliğini.
                En sonunda yeteneğimi kabullendim istemesem de şimdilik bu yeteneğim beni rahatsız ediyor belki ileride bir işe yarar ve ben de alışabilirim; bir de para mara üç beş kuruş kazandıracak bir yetenek olsaydı bari. Başkalarının yeteneği uzaylardan, öbür dünyalardan falan haberler alır işe yarayışlı olur, benim gelişen yeteneğim karı kocanın benzemesini görüyor. Oğlum sana ne kime ne karı kocanın benzemesi, kim kime benzemiş, kim benzetmiş, nasıl benzetmiş? İş miydi şimdi bu, kim ilgilenir ki böyle bir şeyle?
               
2/13

Masamda Başka Birileri Oturuyor

                Hemen yandaki lokantaya daldım elsiz ayaksız. Şaşırdı herkes bana, ücreti bile zar zor ödedim, ellerim ayaklarım titremeye başladı yeteneğim karşısında. Olmaz olsaydı böyle yetenek. Elin alemin karısından, kocasından bana neydi yahu, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş daha nesi? Olur mu, tencere kapak değildi mesele olan, Nasrettin’in kazanı gibi mübarekler iç içe kazanlar gibi; birbirinin içine oturmuşlar aynen, ufak tefek ölçü farkıyla biri diğerinin kopyası. Sok birini diğerinin içine olduğu gibi girer pat diye.
                Bu işin bir sırrı olmalı, benim gördüklerim doğruysa eğer. Eğeri meğeri kalmadı bu işin, o kadar yol tepip buralara kadar gelmişken burada da aynı şeyleri görüyorsam, gözlerim şaşı veya şehla veya da bakar kör değillerse eğer, eğer ki değiller adım kadar eminim; o zaman bu işte bir iş var demektir. Bu işin sırrı icat olur yani ve icadı bulan da ben olurum. Al sana işe yarayan bir yetenek çıktı işte ortaya. Hadi iyi yandan kalkmışsın anlaşılan. Yatılmadan kalkılır mı be kardeşim, önce yatacaksın aklın başında sonra da sabah olacak veya kâbus falan göreceksin. Daha olmazsa sıkışıp falan edeceksin çiş yapmaya gideceksin ki kalkasın; yatmaya fırsat mı bulduk.
                Lokanta da tıka basa dolu. Kapıdan giresiye yüzüme bir sıcaklık üflendi, karşımda da melül melül bakan erkekli kadınlı insanlar var üniformalı üniformalı. Ayıp etmeyeyim diye baktım teker teker gözlerinin içine melül melül. Üç kişi önüme düştü üçü de arkamda, önümdekiler erkek arkamdakiler kadın, gençler ama hepsi de. Melül melül bakmanın faydaları mı diye de düşünmeden edemedim adımlarımı atarken yavaş yavaş. Yolum çabuk bitsin istemiyor olmamdan dolayı yavaş yavaş önüme dikkatle baka baka karınca falan ezmeyeyim diye o kadar çok çaba ve efor sarf ediyordum ki inanılmaz bir durumdu benim açımdan.
                Oturdum gösterdikleri masaya. Sandalyemi azıcık gerisine çekivermişlerdi zaten önden giden erkekler. Sandalyeyi çekip gittiler zaten hiç beklemeden. Melül melül bakamadım bile yüzlerine.  Kızlar geçti diğer boş kalan sandalyelerden her birinin başına ve bana bakmaya başladılar ceylan bakışlarıyla. Ben ceylan bakışını bilmediğimden dolayı melül melül baktım yine onlara teker teker.         İkisi gitti biri kaldı bana. Yazdı da yazdı elindeki kâğıda elindeki kalemle. Kalemin rengini göremiyordum oturduğum yerden, kalkmak da ayıp olurdu, bir şeyden şüphelenmiş gibi töhmet altında bırakırdı kızcağızı. Gitti aheste aheste yürüyerek, baka kaldım arkasından.
                Masanın üzerinde konulacak bir yer kalmadı, doldu taştı masanın üzeri. Rüya mı görüyorum diye gözlerimi ovuşturdum iki elimle de elimi çektiğimde gözlerimden, masa hala doluydu tıka basa; faydası olmamıştı gözlerimi ovuşturmamın. Gelen elindekileri masanın üzerine koyup gidiyor, bir başkası gidip diğeri geliyor falan başım dönmeye başladı, gözlerim karardı, soğuk soğuk terlemeye başladım; midem bulanıyordu alabildiğine ve acilen kalkıp lavaboya gitmek geldi aklıma. Son gelen kıza sordum lavaboyu ve işaret ederek gösterdi elindekini masaya bırakınca.
                Döndüm lavabodan bir on on beş dakika içinde, masamı aradı gözlerim. Yanılıyordum, benim sandığım masada üç insan vardı biri çocuk, diğer ikisi karı kocaydı tahminim. Benim şaşırdığımı anlamış olmalılar ki iki kişi acelesi varmış gibi hızlı adımlarla bana doğru yaklaşıyorlardı. Bozuntuya vermedim yavaş hareketlerle arayışıma devam ediyormuş gibi yapıyordum hala yanımda bittiler            buyurun efendim masanız burası, ancak sizi kırmak istemedik ilk başta ve kusurumuzu bağışlayın size söylememiz gerekliydi başlangıçta. Kıymetli bir müşterimiz de tam sizin oturduğunuz anın öncesinde rezervasyon yaptırmıştı, onlar sizin durumunuzdan haberdardı ancak siz haberdar değildiniz durumdan. Onlar sakınca görmediler sizin oturmanıza.
                Biraz düşününce benim için de mahsur olmadığı kararına vardım, önemli değil diyerek masaya doğru temkinli adımlarla yürüdüm. Boş olan sandalyeye oturmadan önce herkesi selamladım başımla ve gözlerimle. Onlar da aynı şeyi yapmaya çalıştılar ama ben başlarının oynadığını fark edemedim, gözleri oynuyordu sadece.
                               
3/13

İhtimal

                Alımlı, kuaförden yeni çıkmış, bıyıkları ve kaşlarının yolunduğu, epeyce de uğraşıldığı kızarıklıklarından rahatlıkla belliydi; üzerlerine projektör yönlendirilmişti sanki. Kocaman bir baş, başın her tarafı kabarık bulutumsu, alacalı renklerde saç ve yerinden fırlamış bir çift enerjisi sönük göz bakıyordu, nereye baktığı belli olmayan bir bakışla.
                Oldukça iri göğüsler, bırakın bizi diye bağrışıyorlar sıkıştıkları yerden kurtulmaya çabalarken; dayanamadım göz ucuyla baktım sadece. Göğüslerin arkasındaki bağlı olduğu vücut parçasını sorarsan eğer illallah çektiği her haliyle belli, ağırlık öne çekmiş arkadan oldukça belli kamburluk belli omuzlardan. Hafif çekik gözleri fark ettiğimde sumocu diye düşündüm otururken ama oturduğumda olmadığını, anladım; babası ya fırıncı ya da tatlıcı olmalı diye fikir yürütmeye çalıştım. Biraz sonra belli olacaktır nasılsa diye bastırdım merakımı.
                Adama göz atmaya çalıştım çaktırmadan, çocuk da merakla bana bakıyordu bencileyin çaktırmamaya çalışarak. Şirin bir çocuk edasıyla gülümseyen yüzü ve gamzesiyle al yanaklı bir görüntü altında zeki de. Annesinin yanında mini minnacık görünüyor, kolunu üzerine koysa ezilecekmiş bir hali var, acıdım biraz haline; yerinde olsam biraz uzağına otururdum, hadi çocuk düşünemedi diyelim, baba olarak sorumluluğun senin yahu çocuğunun can güvenliği.
Ya kadına bir şey olurda düşer yan yatar falan ederse, sersemleyip kolunu sağa sola sallarken bir yere tutunayım diye çocuğu yakalarsa can havliyle, ne olurdu bu mini minnacık gamzeli çocuğun durumu; siz kurtarıncaya kadar boğulur bu çocuk alimallah, düşündüğüm şeyin korkunçluğu tüylerimi diken diken edince işaret parmağımı bükerek sırtıyla masanın kenarına vurduğumda sesi kendime getirdi, şöyle bir toparlanma hareketi yaptım ve gülümsedim gülümseyen gamzeli mini minnacık çocuğa bakarken.
Çocuğun anası ve babası masayı kaplamışlar zaten, neredeyse bize yer yok; oturdukları sandalyeden yarıları taşıyor dışarıya. Giyilen kıyafetler beni tutun gidiyorum, gittim diye bağırıyor durdukları yerde, eğer bir patlarsa düğmelerden birisi ve damacanalardan birisi bir yuvarlanırsa ya da oynarsa yerinden vay anam vay olacaklara dayanılmaz, ortalıkta heyelan oluyor gibi arka arkaya gelir geride kalanlar; fırsat tam fırsat diye düşünerek takılırlar birbirinin peşine.
                Dayanamayıp vicdanımı rahatlatmak ve bir can kurtarma sevinciyle çocuğun sandalyesini birazcık kendime doğru çektim annesi ve babasının şaşkın bakışları arasında, neyse ki onlar da anlayışla karşılamak için kendilerini zorladılar da çocuğu gelecek olası kazalardan kurtardım, neme lazım olur mu olur; korkulu rüya görmektense işini garantiye al canım. Ben de aynen yaptım zaten. Kendim için hiçbir şey yapmadım yalnızca geleceğe bir vatandaş kazandırmış oldum.
               
4/13

Gamzeli Çocuk ve Ben

                Çocuğun şaşkınlığını üzerinden atması için parmak koparma sihirbazlığı yaptım örtünün altında ve gamzeli çocuğun ilgisini iyice çekip güvenini kazanmaya çalıştım, işe yaradı da gamzeleri iyice belli oluyordu ağzı kulaklarına varırken. Karşımızda kocaman kocaman yerinden fırlayacakmış gibi bize bakan gözlerden rahatsızlık duyduk biraz ama çak da takılmadık o gözlere, başka numaralar denemeye başladık birlikte mini minnacık gamzeli çocukla.
                Gözlerimi şaşı yapınca irkilen çocuk, şaşkınlığını üzerinden attığında “bir daha bir daha yapsana amca” demeye başladı. Karşımızdaki çifter gözler iyice şaşırmış görünüyorlardı o an, boyunları hiç hareket etmiyor yalnızca gözlerinin merceği sağa sola koşturuyorlardı kocaman kocaman kirpiklerin altında. Olamazdı bana göre öyle bir şey, kadın ve adamın kirpikleri neredeyse aynı boyda ama kadınınkinde biraz katran vardı galiba, nereden bulaştıysa, kirpiklerini ok ok etmiş.
                Gamzeli çocukla arkadaşlığı ilerlettik anlaşılan, anası ve babasının tedirginliği de ortadan kalkmış görünüyor; akıllı telefonlarına gömülmelerinden rahatlıkla anlıyorum bu durumu. Masadan bir bıçak aldı çocuk, birini de bana uzattı; şaşkınlık içinde -çaktırmadım kimseye- aldım bıçağı ve masanın altında ikimiz kılıç oynadık, bazen sesi çıkınca diğer gözler şöyle bir kıpırdanıp yine koşturmaca yerlerine oturdular.
                Akıllı telefonum olmadığı için, hayıflanmalı mıydım karar veremedim hemen, ancak kılıç kalkan oynamak daha eğlenceliydi; umurumda olmadı sonra akılısı da akılsızı da telefonun. Bir süre sonra gamzeli çocukla benim varlığım unutuldu masada.
                Derken bir şeyler yemeye karar verdik gamzeli çocukla ve acelemiz vardı, ne denk geldiyse çatal, kaşık daldırdık tabaklara ve servis tabaklarımıza bir şeyler almaya çalıştık. Dedim ya diğerleri bizi unuttular, hiç dikkatlerini çekmedi bizim çatal kaşık tıkırtılarımız.
                Meğer biz onları görmemişiz daha öncesinde ve tabaklarda bir şey kalmamış doğru dürüst de biz kalanını sıyırmışız tabakların. Aç kaldık, birbirimize baktık gamzeli çocukla; gözleriyle işaret veriyor çocuk garsonu gözüyle göstererek. O kadar ki, gözlerimizle iletişim kurmaya başlamıştık gamzeli çocukla. Sipariş ver demek istiyordu, ben de taraftardım aslına bakılırsa. Zaten tepemizde dikiliyordu bir adet zebani gibi adam. Başını öne eğerek çocuğa baktı benim işaretimle. Çocuk teker teker gösterdi istediklerini. Hemen geldiler masaya yiyecekler; kimsenin ruhu bile duymadı.
                Ne var şu akıllı telefonda diye merakımı gidermek için ayağa kalktım lavaboya gitme bahanesi uydurarak. Adamın omzundan baktım çaktırmadan. Oyun oynuyordu adam.  Eşli oyun; karşısında da bir ayı simgesi vardı eş olarak.
               
5/13

Çocuğun Anasına Ne oldu?

Gamzeli çocuk ve ben doyduk birlikte bahçeye çıkmaya karar verdik onun teklifiyle. Çocuk izin istedi ana ve babasından ama kafalarını kaldırdıklarını biz mi göremedik yoksa onlar kaldırmamış mıydılar başlarını, ses çıkmayınca bir kez daha tekrarladı çocuk isteğini yine yoktu bir hareket belirtisi, ses de duymadık. Bana baktı çocuk şaşkınlıkla ve gözlerinin içi gülerek işaretle anlaştık yine. Çocuk önümden ben arkasından bahçeye doğru yürüdük.
Oturduğumuz masayla aramızda yalnızca kalın bir cam vardı sadece ama tüm salonu dolandık çıkmak için. Kapı açıldı bir genç görevli tarafından ve biz dışarıya çıktık. Hava oldukça serinlemiş gecenin karanlığında. Gündüzün aydınlığından daha da parlaktı ortalık. Kay kayı görünce koşturmaya başladı çocuk. Ben yanına varıncaya kadar kaymıştı bile. Tünele girdi, maymun taklidi yaparak barfiks çekmeye çalıştı, sallanıyordu; bir an sırt üstü düşecek diye ödüm koptu ve hemen koştum yanına, bahaneyle değiştirmesini sağladım. Yaylı atlar vardı ileride, söğüt ağacının yanında,
Ördekleri gördük masmavi havuzda. Elimiz boş gelmiş olduğumuz için suçlandık ve bir süre izledik onları. Üşümüyorlardı hiç biz gibi. Biraz üşümeye başladığımı fark ettim. Gamzeli çocuğun dünyası değişmişti adeta nereye koşacağını şaşırmış halde birinden diğerine; buradan oraya, oradan buraya koşturup durdu. İşaret edince yanıma geldi, sırtına elimi soktuğumda daha boynundayken terlediği belliydi. İçeriye girip havlu istedik ve hemen bir adet beyaz pamuklu bir havlu getirip verdiler bana ve gamzeli çocuğun sırtına yerleştirdim.
İçeri girmeye karar vermiştik ki camdan içeride bir hareketlilik gözüme takıldı yürürken. Kapıdan içeriye girdiğimizde bizim oturduğumuz masanın yakınlarındaydı hareketlilik ve birkaç masanın olduğu yeri kaplamıştı sanki, uzaktan seçemedim masanın durumunu. “Açılın lütfen açılın, ben doktorum” diyerek çöktü yere bir adam. Kalabalığı zorla yararak daldı ortaya doğru.
Gamzeli çocuğun anasıydı yerde yatan ama yan mıydı, sırt üstü müydü fark edemedim telaştan. Doktor yakayı açmaya çalışıyordu ve kalp masajı uygulamaya başlamıştı. Ambulans çağırdıklarını duydum. Gamzeli çocuk şaşkınlıkla elimi sıkmaya başladı anasını görünce.  Bir şey olmaz, bir şey olmaz değil mi amca?” diye tekrarladı birkaç kez ama ben cevap veremiyordum sadece kucakladım, birbirimize baktık bir süre. Endişeliydi gamzeli çocuğun gözleri.
6/13

Kameranın Görüntüsünü değiştirdim.

                Ambulans geldi hemen ve aldılar kadını ambulansa, babası gamzeli çocuğu benim kucağımdan alarak ambulansa bindi birlikte ve hızla ilerlediler, ben bakakaldım öylece. Bir süre ayakta kaldım, etrafımdaki insanlar yerlerine oturmuşlar, ben de yavaş adımlarla gelip oturdum masaya istemeye istemeye. Ortalık savaş alanına dönmüş gibi görünüyordu, her ne kadar acilen temizlense de bir sürü yemek bulaşığının izleri belli belirsiz ortalıktaydı. Işığın parıltısında cam ve porselen parçaları parlıyordu aralara kısıp kalan.
                İçeride olup bitenleri merak ediyordum ama sormak çok ebes olacak, meraklı Melahat durumuna düşeceğim bu kadar insanın içinde. Garsonlardan birini çağırıp yavaşça sorsam kulağına fısıldayarak, olmaz, neden olmaz? Garson dedikodusunu yapar ya da bilmiyordur ama görevini yerine getirmiş olmak için yalan söyler, bu seferde yalan haberle zehirlenmiş olurum.
                Doğru bilgi almalıyım, almalıyım da nasıl, nereden, ne zaman? Dedektif oldum oturduğum yerde. Sana ne yahu el alemin karısından kocasından, hasta, hasta , bayılmış anladın mı? İşte senin bileceğin kadar bilgi! Şimdi dön önüne de işine bak haydi dön önüne!
                Çocuğun gamzeleri geldi gözlerimin önüne, ne de güzel gülümsüyor, gözleri de canlanıverdi birden, parlıyorlar karşımda. Elimi uzattım başına dokunmak için ama elim yere düştü, şaşkınlıkla kaldırdım elimi masanın üzerine. Uğultular gelmeye başladı kulaklarıma. Sakin ol, sakin, kendine gel önce sonra ne yapacaksan yaparsın tamam mı? Diyordu uğultunun içinden bir ses bana fısıltıyla.
                Ne yapacaktım o anda, hiçbir şey. Bir sıcak içecek içip belki bir tane daha, sonrasında hesabımı ödeyip kalkıp gidecektim geldiğim yere. Elimi belli belirsiz kaldırdım masanın üzerinde, hemen dibimde bitiverdi sarışın bir tığ gibi bayan garson. Rahatladım görünce, istemeden tepeden aşağıya süzdüm, kabalıktı yaptığım farkındaydım ama elimde değildi, zihnimdeki kameranın görüntüsünü değiştirip bir süreliğine sabitlemek istiyordum hemen acilen yapmalıydım bunu da.
                Bir çay istedim, siyah çaydı tercihim, biraz kendime getirir ümidimle, ne kadar da narin hareketleri var, sesi de bir o kadar narin ve sımsıcak, bakakaldım arkasından giderken; etrafımdakileri kollayarak. Adam sarkıyor, kırkından sonra azanları teneşir paklar demesinler, akıllarından bile geçirmesinler diye. Kötü bir niyetle değildi elbette, dedim ya kameranın görüntüsünü sabitlemek için. Daha sonra silmeye niyetliyim bu görüntünün arkasında kalan diğer görüntüleri.
7/13

Saha Bilgileri

                İşte çayım geliyordu, yine aynı narin garson getiriyordu aynı narinliğiyle yavaş yavaş süzülerek masa ve sandalyelerin arasında kalabalıkları yara yara geliyordu bana bakarak. Uzaktan belli oluyordu bakışları, bakışları sabitlenmişti hedefine doğru. Kaçırmak istemedim ve hafızamın kamerasına kayıta devam ettim, yalnızca onu alıyordu kayıtlar başka araya karışan parazitleri temizleyerek kayıt yapıyordu. İyi oldu bu kayıt işi, ben büyük bir kâbus şöleninden kurtulacaktım. Yoksa halim dumandı gene kâbus ve halüsinasyonlarla.
Bayılıp giden kadının üstüme düştüğünü düşündükçe nefesim daralıyordu, belli etmemeye çalışıyordum ama rengim ele veriyordu terlememle birlikte. “Rahatsızlığınız mı var efendim” demişti kulağıma fısıltıyla garsonun biri. Hemen toparlandığımı hatırlıyorum.
                Benim ne yiyip içtiğim de belli değil doğru dürüst bu masada, hesap işi nasıl olacaktı acaba? Merakım arttı, heyecanım da elbette. O kadar gelen şeyi nasıl ödeyebilirim bu halimle, benimkileri ayrı tutmuş olsalar bari! Neden baştan sağlama almadım ki kendimi, yine bir gaf, hem de yenilir yutulur gibi değil. Eh bakalım nerede bitecek gece ya bulaşıkhane ya da karakolda nezarette biter gibi görünüyor eldeki verilere göre. Hadi hayırlısı demekten başka çarem de yok hani. Yatıp da öleyim mi yani, ne yapayım; bekleyeceğim. Hiç olmazsa ortalık sakinleşsin iyice ondan sonra hareketlenirim ve kimse olmayınca da rezil olmamış olurum; ne olacaksa sessiz sedasız olur. İşte bu kadar çözüm gayet basit.
                Ah çocuk ah, nerelerdesin şimdi, acaba, evinde sıcak yatağında mı yoksa hastane odasında mı? Merak ettim doğrusu. Keşke ben de gitseydim. Yuh sana be, bunamaya başladın anlaşılan, yabancı birisin sen, götürürler miydi beraberlerinde “sen kimsin, necisin?” demezler miydi?
                Çayımı yudumladım ama aklım öncesindeydi masanın. Kulağımı tırmalayan sesler geliyordu. Dikkat kesildim nefes alışverişlerimi kontrol ederek. “Kadın devrilmiş yan tarafına, hele ki çocuk falan yokmuş, Allah kurtarmış çocuğunu; bir üstüne düşseymiş çocukcağızın kırılmadık yeri kalmazdı…” tüm antenlerimi devreye sokmaya karar verdim bir anda daha fazla istihbarat edinebilmek için.
                Kalp krizi geçirmiş, daha da önce geçirmişliği varmış, görmüş müş birisi, yok yok kilodan mış orada da ne varsa silip süpürmüşler kocasıyla birlikte, arkasından tekrar siparişler derken olacağı buymuş ne olacakmış ki başka… bir uğultu kapladı her yeri. Bütün binanın içi uğuldamaya başladı. Hava nemlendi demek ki benim antenler parazit yapmaya başladığını anladım, kapattım çoğunu. Çay iyi geliyordu, birkaç yudum üst üste aldım ılık ılık. Bazı gözler beni gözlüyorlar hissi vardı nedense içimde, etrafı kolaçan etmeye çalıştım ama öyle bir durum fark edemedim.
               
                8/13

Dev Adam Geliyor

                Doğru bilgiye hesabımı öderken ulaşabilirdim belki de hesabı masada mı ödesem, kalkıp gidip kasada mı ödeseydim bir türlü karar verebilmiş değildim henüz. Ortalıkta hareket başladı, kalkmaya başladı müşteriler. Hele biraz daha bekleyeyim de daha da tenhalaşsın ortalık, rezillik yaşayacaksam da kendi başıma yaşayayım bari; sık dişini dedim kendime, oturdum biraz daha.
                Ah çocuk be, gamzeli çocuk! sen mi şanssızsın yoksa ben mi? Bilmiyorum bu sorunun cevabını henüz. Yıllar geçecek belki bunu cevabını öğrenebilmek için. Ben olmam ki o zamanlarda, kendin cevaplayacaksın bu soruyu.
                İşte kimseler kalmıyor içeride, son masa da kalkıyor karı koca birlikte, gençten bir çift; arkadaş da olabilirler veya sevgili, çok uyumlu görünüyorlar yürürken, tam teslimiyet var görünürde. Kesin sevgili bunlar, çocuk falan da yok yanlarında, bu kadar da geç kalabildiklerine göre evde de bekleyenleri olmamalı. Buradan eğlenmeye gideceklerdir belki de gece kuşu olabilirler.
                Ayaklarım birbirine dolaşmaya başladı daha yerimden kalkar kalkmaz, düşününce bulaşıkhaneyi; dağlar kadar bulaşık yığılıdır şimdi orada, hesabı ödemek öyle kolay iş olmayacak bu gece. Gözlerim kararsa da yolumu bulmaya çabalayarak, arada sandalyelere tutuna tutuna kasaya yaklaştım korku içinde.
                Kasadaki orta yaşlı sarışın, yeşil gözlü bayan tatlı tatlı bana bakıyor ve gülümsüyor. Bir iş var bu işte, tamam hesabımı kesmişler çoktan, arkada bir güzel sopa sonrasında da dağ bulaşıkların arasında tatil yaptıracaklar bana bu gece. Dalga geçiyor demek ki daha şimdiden.
                “Hesabımı ödemek istiyorum lütfen” kadın gülümsemeye devam ediyor hiç istifini bozmadan, gözleri yeşilden maviye döndü, yoksa başka kılığa bürünmüş uzaylı ya da başka bir…  Ayakta kalakaldım ama ayaklarım beni zor zapt ediyor, zangır zangır titriyorlar; söz geçirmekte zorlanıyorum, bir adım daha attım zorlanarak, yavaşça yaslanmaya çalıştım yanımdaki bankoya.
                Tam da yaslanıyordum, arkamdan gelen bir ses duydum “yardıma ihtiyacınız var mı beyefendi?” irkilerek döndüm arkama dev gibi benim iki katım boyda bir adam geliyor bana doğru. Nasıl kaçabilirdim bu halimle, adım atacak halim yok zor bele ayakta durabilirken.

9/13

Hastane Odasında Açtım Gözlerimi

“Oh be, ne güzel uyumuşum…” diyerek gözlerimi açtığımda şaşkınlığım artı gitgide. Hiç tanımadığım bir yerdi, etrafıma bakındım bir süre, hastane odasıydı burası, anladım biraz da geç olsa. Kimseler yoktu ortalıkta, kocaman bir oda ve ortasında yalnızca ben yatıyordum. Olacak iş değildi, nasıl buraya gelebileceğim hakkında fikirler yürütmeye başladım, o kadar hızlı fikirler yürütüyordum ki hızına kendim bile yetişemiyorum, daldan dala konar haldeyim.
Vücudumu yokladım ellerimle hızlıca, ayaklarımı oynattım, kalkıp oturdum yatağın üzerinde kıçımı kaydırdım aşağıya yukarıya yatak üzerinde, başımın her yanına dokundum, hiçbir anormallik yoktu hiçbir yerimde, her şey gayet iyi çalışıyor, hiç kimse itiraz etmedi yap dediğime ve hemen yerine getirdiler emirlerimi.” O zaman neden buradaydım ve nasıl geldim ben?” bağırarak birilerinin gelmesini sağlayabilirdim… olmaz olmaz, sakin sakin olmalıyım önce, bir gelen olacaktır elbette.
Kapıya baktım yarı aralık duruyor, kolumda serum hortumu bağlı, kapıya gitmekten vaz geçtim “otur oğlum yerinde, bulmuşsun rahat yeri kaşınma” dedim fısıldayarak kendime. Kabullendim bir süre daha sessiz oturmayı. Koskocaman odada tek başıma, ilk kez böyle bir durum yaşıyordum hayatımda; rüya desem rüya değil, kâbus hiç değil. Çimdiklerimin acısından anladım durumumu.
Derken oldukça zaman geçmiş olmalı, ortalıkta sesler çoğalmaya başladı, koridorda da sesler başladı duyulmaya. Merak ediyorum bir gelen olacak mı yanıma diye ama kim gelecekti ki olmayan eş dost ve akrabalardan. Üstelik neredeydim hiçbir fikrim yok.
Bir hemşire geldi güler yüzlüydü, elinde bir şeyler tutarak bana doğru ilerliyor oluşundan memnunluk mu duymalıyım yoksa memnunsuzluk mu bilemeden şaşkın şaşkın bakınmaya başladım. Birkaç adım yakınıma gelince “iyi misiniz efendim, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” dediğinde bir kez daha afalladım.
“Bu ilaçlar ve iğne sizi hemen ayağa kaldıracaktır emin olabilirsiniz, izin verirseniz önce iğneyi yapalım…” konuşurken gözlerim kararmaya başladı, bulanıklaştı görüntüler, çok çaba gösteriyorum hemşirenin yüzünü görebilmek için.
“Bazı tetkikler yapılıyor, sonuçlarının çıkmasına az kalmıştır, bugün netleşir her şey meraklanmayın daha fazla, çok önemli bir şey çıkmasını beklemiyoruz…” seslerini duyabildim belli belirsiz, rüyada gibiyim ama nefes alışımı hissediyorum, elimi göğsümün üstüne koyarak test ettim kendimi, yaşıyordum ve nefes almam bunun ispatı. Rahatlamaya çalışarak saldım kendimi yumuşak yatağıma. Arada sıcaklık hissetsem de gelip geçiciydi, katlanabiliyorum.
                Daha da iyiyim, kendime geldim anlaşılan, ama neden ortalık biraz bulanıkmış gibi görünüyor, pencereden dışarısı biraz karanlıkmış gibi görünüyor. Gözlerimi ovuşturduktan sonra tekrar bakıyorum aynı pencereye tüm dikkatimi toplayarak. Doğru gördüklerim, karanlık gibi bir görüntü var dışarıda, ayağa kalkmaya niyetlensem de hemen fikrim değişti, yatağımdan çıkmak istemedim.
                Bu şekilde beklemek iyice sıkmaya başladı beni ne gelen var ne de giden, ses seda da yok. Kapı gıcırtısının sesi bile keman sesi gibi gelecek bana, bir ses duymak istiyorum ne sesi olursa olsun, yeter ki ses olsun.
                Olacak iş mi bu? Gamzeli çocuk geçiyor aklımın ucundan durmaksızın, hayal meyal hatırladım gamzeli çocukla masa altında kılıç kalkan oynadığımızı, bahçede dolaşıp oradan oraya hoplayıp zıpladığını ve sırtına havlu koyduğumu, neredeyse aynen oradaymışız gibi cap canlı duruyor gözlerimin önünde gamzeli çocuk. İnanamadım halime, halüsinasyona girdiğimi düşünmeye başladım, uyanmak için çimdikledim kendimi. Ne de fazla çimdik yediğim aklıma geldi bir gören olursa bacaklarımı, morluklar ortadadır her halde.
10/13

Gamzeli Çocuk Geldi

                “Tamam, her şey tamam, tüm analiz sonuçları geldi, beyinde kısmen bir belirsizlik var sadece, bilinmeyen bir durum bu. İlk kez görülen bir durum. Bazı bölgelerinde aktivite çok fazla ve birden başlayıp birden yok oluyorlar, süre saliselerle ölçülen cinsten. Bu durumu rapor ettik şimdilik bir gelişme bekleyeceğiz. Yaşamasına bir zarar verecek türden bir durum değil gibi görünüyor. Hastayı bu gün öğleye doğru taburcu edeceğiz. Geçmiş olsun.” Yatağımın yanında biraz ileride konuşuluyordu bu sözler, doktor olduğu anlaşılan beyaz önlüklü adamın sırtı dönüktü bana doğru ve diğer adam onun karşısında ben göremiyorum.
                Bir çocuk koşturarak girdi içeriye ve arkasından da “yavaş oğlum yavaş, hasta var içeride rahatsız edeceksin…” sesi geldi kulaklarıma. Kapıya doğru çevirdim başımı yastık üzerinde. “Çocuk bana doğru geliyor diye geçti aklımdan, rüyadayım diye düşünmeye başladım. Yakın zamana kadar bu kadar sessiz bir ortamda şimdi birden bitivermişti topraktan biter gibi, çocuk ve sesler. Gözlerim takılı kaldı çocuğa, o kadar yavaş atıyordu adımlarını ki havada kayarak geliyor gibi.
                “İyi misin amca, iyi misin? Çok merak ettim seni dünden beri!” şaşkınlığım büsbütün arttı, gamzeli çocuk’ tu bu karşımda duran ve konuşan.  Dilim tutuldu, ağzım kupkuru, dilim damağıma yapışıktı o anda; dilimi damağımdan ayırmaya zorlandım. Elimi kaldırıp gamzeli çocuğun başına koydum “ben iyiyim, iyiyim de sen nereden geliyorsun, nasıl haberin oldu?..” bir sürü soru vardı aklımda ve zaman bitiverecek diye korkarak hepsini de birden sıralamaya çalıştım.
11/13

Gamzeli Çocuğun Annesi

                Annesi de göründü çocuğun arkasında. Gülümseyerek geliyordu çocuğunun arkasından. Gayet iyi görünüyordu, saçları biraz bozulmuş ama olsun daha iyi göründü gözüme. “Geçmiş olsun bey efendi, geçmiş olsun. Hiçbir şeyiniz yokmuş, öğrendik. Bugün öğleden sonra çıkacaksınız merak etmeyin. Kime haber verelim, merak etmiştir sizinkiler. Dün geceden beri buradaymışsınız. Bizden hemen sonra gelmişsiniz buraya, daha doğrusu getirilmişsiniz. Bizim de gece haberimiz oldu durumunuzdan, eşim ilgilendi durumunuzla merak etmeyin. Hiçbir şeyi yarım ya da eksik yapmayı sevmeyen bir yapısı vardır eşimin…”
                En çok sevindiğim gamzeli çocuğu görmek oldu benim için. Kendi durumumu önemsediğim yoktu aslına bakılırsa, çıkıp nereye gideceğim ki, yine yalnızlık ve soğuk odaya gidecektim. Üstelik neresi olduğunda da bir fikrim yoktu, soğuk bir odam var mı yok mu bir fikrim yoktu o anda. Olsun her zamanki yaşamıma dönerim başka bir yolu var mı?
                Gamzeli çocuğun parlayan ışıl ışıl gözleri ve dudaklarının kıpırdamaları içimi ısıtmaya başladı, içimin don tutmuş hali çözülmeye başladı yavaş yavaş. Bir ılıklık akmaya başladı damarlarımda. Dudaklarının kıpırdamaları hiç kesilmesin isteği oluştu içimde hep onlara bakıp durabileyim. Ne söylediklerinin ne önemi var, kıpırdayıp dursunlar işte çoğunlukla kıpırtıdan daha da fazla açılmaları içimde şelaleler oluşturuyor, damarlarımdaki sıcaklık daha da hızlanarak akıyor hiç durmadan.
12/13

Davetiye

                Öğle vakti gelmesini hiç istemedim ama geldi işte.  Elime bir sürü kâğıt verdiler poşet içinde, poşetin birisi çok daha büyüktü. Elime tutuşturulan bir de davetiye vardı.  “Çağrıldığınızda, bu adreste bulunursanız önemli bir çalışmaya yardımcı olacaksınız, tercih sizindir. Saygılarımızla...” yazan antetli bir davetiye. Ne olduğunu anlamadan koydum küçük poşetin içine.
“İşlemleriniz tamam efendim, sizi nereye bıraksınlar istersiniz?” dönüp baktım gelen sese doğru. Gülümseyerek bakıyordu bana, anlam veremedim ama “teşekkür ederim, gerisini ben hallederim” diyerek geçiştirmeye çalıştım şaşkın şaşkın gülümsemeye çalışarak. Neler olup bittiği ve bundan sonrasında neler olup bitecek zerre kadar bir fikrim yoktu adımlarımı atmaya çalışırken. Ayaklarım inatla gitmek istemiyorlardı, savaş ilan ettim onlara ve kapıdan dışarıya attım kendimi.
Ciğerlerime soğuk havayı doldurdum, bakındım ileriye doğru ve çevreye. Büyük bir yerdi gördüğümden anladığım ama ne adı ne kimin veya kimlerin olduğu hakkında fikrim yoktu, nasıl ve neden oradaydım hiç mi hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca gelmişim oraya ya da getirilmişim, ne far ederdi, oradaydım sonuçta ve işte şimdi de gidiyorum.
Arkama dönüp el salladım “Hoşça kal Gamzeli Çocuk, hoşça kal.” Bahçe kapısından nöbetçi güvenlik görevlilerinin bakışları nezaretinde uzaklaşıyorum kapının yaya giriş bölümünden. “Kim bilir nerelerde içimi ısıtan Gamzeli Çocuk?..”
13/13

                                                                                                                             24-10-2017
                                                                                                                             Halil Gönül
Görsel: Google Görseller

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.