AKAN ZAMAN

Kişisel blog, akan zamandaki yaşam izlerinden derlenen özgün içerikler; hikaye, şiir, anı, gözlem, yorum, sitem, alınan dersler olarak yansır gün yüzüne.

Salı, Aralık 06, 2016

ŞINGIRAKLI AYAKKABI

"Şıngıraklı-ayakkabı"

          ŞINGIRAKLI  AYAKKABI

      Kardeşim Recep beş yaşında ben de dokuz yaşındaydım. Arada bir kavgalarımız olur bazen de küserdik kavgadan sonra.             Biz sınıfımızdan arkadaşlarla kiremit devirme oynarken Onu oyuna almamıştık küçük diye; kavgamızın sebebi buydu, küstü bana iki gün. 

            Çoğu zaman başına buyruk, kafasına eseni yapar; cesaretliydi her zaman. Babamız da onu, bundan dolayı benden daha fazla severdi ve ben de hissederdim o durumu. Aslına bakarsanız ben de kardeşimin cesaret ve başı buyrukluğuna imrenir hayran olurdum, kıskanırdım da; onun gibi gözü kara olmak isterdim. Ne zaman gözü karalık yapsam elime yüzüme bulaştırır, ya arkadaşlara rezil olur ya da babamdan zılgıt yerdim. “Daha oturaklısın sen oğlum Hasan, uyma şu kara göz Recebime” derdi babam, başımı okşardı sonra da; bir şaplak indirir enseme. Hiç anlayamazdım her ikisini de bazen. Sanki kafa kafaya verip beni rezil etmeye uğraşıyorlar gibi gelirdi bana. Daha yavaş davranırdım korkaklığım yüzünden bazen, kendime göre teknikler geliştirmiştim ve uyguluyordum onların birlikteliklerine karşı. Düşünmekte geç kaldığımda söyleneni duymamış gibi yaparak tekrar sorardım ne dediğini ve tekrarlamasından zaman kazanmış olurdum; doğru taktiği ve cevabı bulabilmek için. Babam bir kaç kez fark etmişti bu kurnazlıklarımı ama bir şey söylemeden yalnızca ima etmişti ve ben de anlamıştım demek istediğini.
            İkimize aynı zamanda alınırdı giyecekler. Şıngıraklı naylon ayakkabı alınmıştı ikimize de. Yazın giymek içindi. Açık gözleri vardı, kemer tokasına benzeyen tokası vardı yanında ve dil kısmını tokanın içinden geçirip dilin üstünden ters tarafa bastırdığın zaman kilitleniyordu ayakkabı ve ayağımızda sımsıkı duruyordu. O güne kadar giydiğimiz lastik ayakkabılarının hepsi de ayaklarımıza geniş gelir ayak arkalarını vurur ya da ayaklarımızın içinde kaymasından tırnaklarımız vurur burnuna ve tırnaklarımız acırdı. İlk defa da yazlık ayakkabımız olmuştu, hem de mavi kırmızı karışımı bir renkte. Diğerlerinin hepsi de siyah lastikti. İkimiz de giydik şıngıraklı ayakkabılarımızı ve tokaların mandallarını bastırdık ayaklarımıza göre ayarladıktan sonra. Yürümeye başladık tahtalıkta. Tahtalık: zemin kat tavanının tahtayla kaplanmış, açık teras işlevi gören bir bölümdür. Bütün odalar tahtalığa açılır ve tahtalık merdivenle bağlantılıdır. Birkaç adım attıktan sonra Recep durakladı bir an, eğildi mandalını açtı, sıkıştırılmış olan dil kısmını boşa çıkardı ayakkabılarının, yani bağcık gevşetmiş gibi oldu. Bu durumu fark etmemişti babam başka işle oyalanırken ve başını çevirmeden uğraştığı işten “haydi asker yürüyüşünüzü göreyim” dedi, der demez biz ikimiz de aynı anda başladık ayaklarımızı kaldırıp tabanına vurmaya. Kollar da sallanıyor tabii ki, kol sallanmadan ve ayak tabanları yere sert vurulmadan asker yürüyüşü mü olur. Alabildiğine coşmuştuk. Daha iki kere ayaklarımızı yere vurmuştuk ki Babamız başladı kahkahayla gülmeye hem de ne gülme, katıla katıla gülüyordu. İşini gücünü bırakıp bize döndü ve ben hala anlamamıştım neden güldüğünü, bir an durakladım. Recep olan azmiyle devam ediyordu yürüyüşe. O anda sesi duydum bende. Recep’in şıngıraklarının sesi geliyordu ve zil gibi ses çıkarıyordu tokanın mandalı. Dil kısmı içinden çıkarılıp serbest kalınca mandal kısmı,  hareket esnasında toka kısmıyla temas ediyor ve zil sesine, def zili sesine benzer ses çıkıyordu. O ses çıkardığı içinde “şıngıraklı ayakkabı” adı verilmiş zaten; sonradan öğrenmiştim neden öyle isimlendirildiğini. Bizim Recep’in kafası esmişti gene ve yapmıştı yapacağını. “Gel lan buraya, cingöz herif” dedi babam gülerken, zar zor anlamıştı Recep de dediğini, el işaretinden “gel” dediği anladığında geriye dönüp yanına kadar geldi aynı tempoyla ve kendine has bir asker selamı çaktı tam önünde durdu esas duruşta. Esas duruşu da kendine hastı tabii ki. Adamın her şeyi kendine hastı zaten. Ciddi olmaya çalışıyor ama işte onu beceremiyordu. Babamın gülmesinden dolayı kendini zorluyordu gevşeyip gülmemek için. Babam da onu hayran hayran seyrediyordu. Ensesinden yakaladı sağ dizinin üstüne doğru çekti “otur lan Recep, sen de gel bakayım” dedi sol eliyle bana işaretle ve beni de belimden yakalayıp oturttu diğer dizinin üstüne. Kendisi bağdaş kurmuş oturuyordu. İkimizin de yanaklarımızdan öptü “sizi gidi eşşek sıpaları sizi, ne yapacağım ben sizlerle böyle, nasıl dengeleyeceğim kendimi? Her an şaşırtıyorsunuz ikiniz de” dedi ve birer defa daha öptü her ikimizin de yanağından.
            “Hanım o yumurtalar neredeyse çak bakalım onları bu keratalara ödül olarak, bana da yemek ver koca bir tabak. Pazarda yemek yemeden geldim bu sefer çok açım” dedi neşe içinde. Gece gidilirdi pazara, köyden. Çam dolu dere tepe olan patika yoldan ortalama iki saat kadar zaman alırdı yürüyüş hızına bağlı olarak. Sabah erkenden pazara yetişebilmek için gidilirdi kasabaya ve sabaha yakın köyden kalabalık olarak düşülür yollara, şamata yapa yapa yol alınır. Bazıları eşeksırtında gider bazıları da yaya olarak devam ederler ve şakalar, türküler gırla gider o yolculukta. Birkaç defa ben de gitmiştim babamla birlikte. Babam eşeğin semerine biner ben de onun arkasına eşeğin çıplak kışı üstüne biner ve babama sarılırdım belinden. “sakın uyuyayım deme haa! Bak aşağıya, ne kadar uzak gördün mü?  Bi yuvarlanırsan parçanı toplayamayız ona göre. Anladın mı iyice?” diye de sıkı sıkı tembihlerdi her seferinde. Ben her ne kadar “anladım” desem de, tedbiri elden bırakmaz, bir elini arkaya atar beni tutar, diğer eliyle eşeğin yularını tutardı. Kolu yorulunca diğeriyle değiştirirdi. Bazen uyukladığım da oldu tabi ama ufak sallanmayla hemen sıkıca yakalandım babam tarafından ve düşmekten kurtuldum. Özellikle tan vakti sularında bir ağırlık basardı üzerime ve uykum çok geliverirdi birden. En büyük kaza anlarıydı o zamanlar. Belki de dere tepeyi bitirip ovaya, düz yollara indiğimizdendir. Serin, çoğu zaman rüzgârlı hava biter ovaya inince ve daha ılık bir hava olurdu. Serinden birdenbire ılık havaya geçiverince insan da gevşiyor belki de.
            Anam getirdi dört tane çakılmış tavuk yumurtasını, cozur cozur sesi çıkıyordu hala sofraya koyarken yağdan. Tereyağı da mis gibi kokmuştu burnuma, “ye beni” diye bangır bangır bağırıyorlardı yumurtaların sarıları top top tavanın içinde.  Her bir sarı ve etrafındaki beyazlık, Satürn gezegeni gibi geliyordu bana. Geçen sene okumuştuk gezegenleri ve dokuz gezegenin dokuzunu da ezbere biliyordum.  Etrafındakini “toz bulutu” demişti öğretmenimiz.
Beyazını yiyince dişlerimin arasında sanki toz toprak çiğniyormuşum gibi hisseder ve zorla yutardım, ama sarısına bandım mı ekmeğimi hop diye atıverirdim ağzıma ve neredeyse çiğnemeden yutmak isterdim. Bazen yumuşak yufkadan koparıp sunak yapar kaşıkla alırmış gibi alırdım sarının çoğunu.
 Anam da pek güzel pişirir yumurtayı. Kimsenin anası da benim anam gibi pişiremez, iddiasına da girerim. Tam kıvamında olur; ne çok pişkin, ne de çiğ. Yeme de yanında yat denilir ya işte tam da öyle olurdu. Recep de boş durmuyor tabii ki, neredeyse benden fazla yiyor hızlı hızlı ve onun sunakları benimkilerden daha büyük oluyordu. Yumurta hakikaten büyük ödüldü bizim için bu aralar.
Tavuklarımızın bir kısmı hastalanıp ölmüştü, kala kala iki tavuk kalmıştı yirmiye yakın tavuk ve horozdan. Receple ikimiz ad takmıştık onlara da. Elif ve Hatçe. Haftada dört beş yumurta ancak veriyorlardı bize. Babamın anamı tembihlediğini duymuştum bir seferinde, “çocuklara biriktirelim bunları, satmayalım” demişti,  folluktan aldığı iki yumurtayı ona verdikten sonra usulca.
Askerdeyken öğrenmiş babam yumurtanın çok yarayışlı olduğunu. İlkokul üçten ayrılmış, fukaralık yüzünden okuyamamış babası ölüverince.  Bana her şeyi biliyormuş gibi gelirdi. Bana aritmetik soruları sorardı bir sürü ikinci sınıfta. Birinci sınıftın ortasında bile sorduğunu hatırlıyorum
akan-zaman, halil, anı, elif, çocuk, ben,
Hatçe-Elif
         Hatçe: anamın anasının adı, Elif ise anamın bir büyüğü olan teyzemin adından geliyor. Yani büyük annemiz ile kızı. İkisi birlikte giderler her yere, nedense ikisi iyi uyuşurlar, bazen diğer altı kardeşle bile kavga eder ve bir süre gelip gitmezler bir birine. Babam da takılır anama o zaman. Hatta isimleri duyduğunda anam, babamın söylediğini bile düşündü; “hınzırlık yaptı babanız değil mi?” demişti receple ikimize birlikteyken. Recep de hemen “valla billah ben ve abim koyduk, babamın haberi bile sonradan oldu. Ben önce dedim yalnız” diyerek benim de yüzüme bakıp onayımı almayı da ihmal etmemişti. Hakikaten çok yakışmışlardı bu tavuklara bu isim.
            İsim takmasına taktık ama olanlar da oldu on on beş gün sonra duyduklarında. Evi bastı her ikisi de ellerinde uzun sopalarla. “Nerede o eşşek sıpaları, eşeğin doğurdukları, terbiyesizler” diye avaz avaz bağırarak geliyorlardı evimize doğru çıkan dik sokaktan. Evimizin karşısındaki komşular çıktı ortalığa, seyretmek için kavgayı.  Anam da duymuş içeride, odadan. Yaz günü kapı pencere açık. Hemen telaşla koşturup geldi yanımıza. Receple ben tahtalıkta oyun oynuyorduk o esnada. “Ben başıma geleceği bilmem mi hiç, bir öleceğim günü bilmiyorum bir de onu bilsem tam olacak benim işim” dedi ve bizi kartalın avını pençeleriyle yakalayıp havalandığı gibi kaptı doğru iç odaya ve buğday ambarının içine koydu. Buğdayın içine gömüldük gömülebildiğimiz kadar. Çift kapının ikisini de kapatıp üstüne kilit vurdu ve kilit şıkırtısını duyduk. Üstümüzden kilitlemişti. “Hiç sesiniz soluğunuz çıkmayacak, taa ben çıkın deyinceye kadar anladınız mı ikiniz de?” dedi kilitli kapının arkasından.
            Babam kahvedeydi o sırada. Birisi haber vermiş “baldızın ve kaynanan bastı evi” diye. Babam da geldi bir süre sonra. Evin altını üstüne getiriyorlardı bağıra çığıra. Anacığım da bir şey diyemiyordu ya da özellikle öyle yapıyordu daha fazla sinirlenmesinler diye; çünkü bizi bırakıp hırslarını ondan çıkarırlardı. “Nereye yolladın sıçtıklarını?” dedi Ninemiz. “Öğretmeni çağırmış Hasanı,  onun yanında öteki de gitti, geç gönderecekmiş öğretmen haber salmış başka bir çocukla. O çocuk da önünüzden gitti zaten” dedi anam. Öğretmen deyince akan sular duruldu. Yelkenleri indi birden. “Eyi madem o zaman, biz gidiyoruz şimdi; gene gelicem ama o cavır eniklerinin kulakları...” sözünü tamamlayamadı dönüverdiğinde geriye; babam tam karşısında ters ve kızgın bakışları üzerindeydi. Göz göze geliverdiler o anda. Babamın evde olduğunu bildikleri zaman hiç eve gelmezlerdi zaten, anamla olan o son kavgalarından bu yana. Anama bağırmaya başlamıştı Ninem. Tam da cümlesini bitiremeden yetişmişti babam ve kolundan tutup savurmuştu tahtalığa ve kovmuştu evden. “Anası bile olsan, karıma bu evde ne de başka bir yerde bir şey diyemezsin, defolun. Bir daha gelirseniz efendiliğinizle gelip efendiliğinizle gidin” demişti.
            Öğretmenimden de korkuyorlar. Teyzemin kızı Fatma benden iki sınıf ileride okuyor. Öğretmenleri soru sormuş. Bilemeyenlerin içinde Fatma da var. Öğretmenleri bizim öğretmenden izin isteyip onlara sorduğu soruyu bizim sınıfa da sordu, tahtaya yazdı. Çözmemizi istedi. Ben hemen çözdüm el kaldırdım. “Çık yavrum tahtaya” dedi ve çıkıp çözdüm. “aferin sana hasan, şimdi öğretmenin izin verirse seni sınıfıma götürmek istiyorum” dedi. Öğretmenimiz de izin verdi. Ben onların sınıfa girdim tahtaya doğru yöneldim karşımda Fatma ve beş kişi daha dikiliyordu erkekli kızlı. “oğlum çözüver soruyu bu abi ve ablalarına, onlar da görsünler kendi gözleriyle” dedi. Tahtada çözdüm soruyu ve “anlatıver nasıl çözdüğünü” dedi öğretmenleri...
Öğretmenleri onları cezalandırmak için benim onlara birer tokat atmamı istedi benden. Çok şaşırmıştım, yapsam dediğini ya sonra ben ne yapacaktım? Cacığımı çıkarırlardı benim, her biri benim üç katım eder; bırakın tokat vurmayı üfürseler savrulurdum ben. Korkuyordum. Yüzüm kızarmış olmalı o an, alev alev yanıyordu yanaklarım. Öğretmenleri ısrar edince ve kimsenin bana bir şey yapamayacağını söyleyince, biraz da mecburiyetten yavaş bir tokat attım Fatma’ya. “Öyle olmaz” dedi öğretmenleri. Daha kuvvetlice vurdum bu sefer ve üçüncü denemede tamamladık görevi. Teşekkür edilerek öğretmenleri tarafından gönderildim kendi sınıfıma.
Fatma anasına biraz da abartarak anlatmış durumu. Kendisine kasıtlı daha kuvvetli vurduğumu söylemiş. Bunun üzerine ertesi gün ninemle birlikte okul çıkışında beklemeye başlamışlar benim çıkmamı ve benim kulağımı çekmeye kararlıymışlar. Öğretmenim son teneffüste görmüş bunları, hemen anlamış durumu. Hademeyi göndererek yanına çağırtmış. Müdür odasına çekmiş bunları epeyce fırça atmış kendince ve bana bir zararları dokunursa mahkemelerde süründüreceğini söylemiş, hademeyi de yanlarına çağırtıp şahit göstermiş. Onda şahitlik yaparım deyince bunlar sus pus dönmüşler. O yüzden de korkuyorlar benim öğretmenimden.
            Kilitin açılma sesini duyduk sevindik bir anda. Uykumuz gelmişti orada hareketsiz dururken. Korkmamıştık hiç, gülmek bile gelmişti içimizden. İndik ambardan aşağıya, üstümüz başımız toz içinde. “Hadi soyunun, doğru banyoya” dedi anam. “Ulan sen sağken benim sırtım yere gelmez yav!” dedi babam anamın sağ omzuna iki defa okşar gibi vurarak. Anam da kabaramazsın kel Fatma olmuştu o zaman. Receple ikimizi götürürken banyoya, yürüyüşü bile değişmişti sanki koltukları kabardı. Ben “gluk gluk gluk” yapınca Recep durur mu hiç. Koro halinde gittik banyoya, çıplak kıçlarımıza şaplak yiye yiye.

Halil Gönül / Aydın

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.

Yerleşik reklamlardan, rahatsız oluyor musunuz? Sizi rahatsız eden hangisi veya hangileridir?