AKAN ZAMAN

Kişisel blog, akan zamandaki yaşam izlerinden derlenen özgün içerikler; hikaye, şiir, anı, gözlem, yorum, sitem, alınan dersler olarak yansır gün yüzüne.

Perşembe, Aralık 15, 2016

AĞLAMAYIN ÇOCUKLAR


terör, cinayet, canlı, vahşet, çocuk, ana, baba, akan-zaman,
Terör

              AĞLAMAYIN ÇOCUKLAR

             Kendime fazla yüklenip haksızlık ediyorum diye geçirmeye başladı aklından. Çok yüklenmişti bu gün kendi kendine. Her şeyi kendine dert edinip çırpındığını hissetti, şahinden kaçan güvercin gibi. Canı yanıyordu sürekli, kaygısı artmıştı eskisinden daha fazla. Nereye varırdı bu işin sonu. Ooof of! Deriin bir nefes aldı, sonra da verdi, bakındı çevresine öylesine. Dünden, daha önceki günden hatta yüzyıllarca önceki günlerden farkı yoktu bu günün de.
          Gündü işte: her gün bir öncekinden yeni ve umutlar dolu, gelecek vadedendi. Gündü işte: yarından bir öncekiydi. Dünler de böyle değil miydi? Her gün geldi, zamanı dolunca da başını alıp gittiler bir bir. Hiç biri de sormuş muydu kendisine gideyim mi yoksa kalayım mı diye? Sormamışlardı işte. Geldileeer ve gittiler.

           Hangi günün akşamı olmadı ki? Acılarını düşündü o an, en acılı anlarını, jilet kesiği ince sızılarını, yüreğini dağlayan kor ateşlerin sızılarını. Gözleri doldu birden, iki damla, her birinden birer damla süzüldü yanaklarına doğru. Ellerinin tersiyle silip dağların tepelerine çevirdi gözlerini. Daha mı hassaslaşmıştı yaşlılıkta? Zaten hassastı gençliğinde de. Karşı durdu kendine. İncitmek istememişti bilerek karıncayı. Bilmeyerek olabilecekleri geçirmeye çalıştı aklından. Nereden bilebilirim ki şimdi?  Kafasına ince bir sızı çakıldı şakağından yukarı doğru. Düşüncelerinden arınmak, biraz da olsa uzaklaşmak istiyordu ancak yapabileceğine aklı kesmiyordu. Olsun gene de denemeliydi. Müzminleşecekti yoksa ağrıları. Başını çevirdi yanındaki boş olan masaya. Neden dikkatimi çekmemiş ilk geldiğimde bunlar benim? Dudakları kıpırdadı soru aklından geçerken. Hemen ayağa kalkıp bir adım attı o yöne, birisiyle yarışıyormuşçasına kaptı gazeteleri geriye dönüp oturdu tekrar.
            Sevinmişti ilk anda gazeteleri görünce, hele elleriyle tutunca uçacak gibi olmuştu birden ayakları kesilivermişti sanki yerden. Önce dikkatini veremedi kafasının içinde dolanıp duran olur olmaz peşini bırakmayan duygulardan. Anlamaya çalışıyordu okuduklarını, kelimeler kopuk kopuktular önünde. Gazeteyi tuttu iki yanından kaldırdı havaya biraz, tozunu silkeler gibi yaptı, kollarını iki yana açtı biraz daha, gazete düzelsin diye. Tekrar koydu masaya dikkatini verip okumaya çalıştı. Okudukça içi daha da kararmaya başladı, sıkıntı bastırdı içini aniden. Neden okuyordu sanki gazeteyi? Neşeli şeyler bulmayı umut etmişti. Suçlandı, suçladı kendini. İçindeki düşman ikizi vardı, belki de üçüzü, olmaz dördüzü, yok yok daha fazlası vardı yıllardır kavga ettikleri. Kavga mıydı yoksa çatışma mı? Zıtlaşıyorlardı çoğunlukla. Benim iyi dediğime onlar kötü demişti, uğraşmıştım hep onlarla. Benim aklımı çelmeye uğraştılar, rahat vermediler. Yapma! Dedi boynunu belli belirsiz sağına bükerek. Onlar seni uyardılar her zaman, tetikte olmanı sağladılar. Çoğu zaman da sen abarttın işi. Tuttun mu koparmaya uğraştın. Taktın mı takıyordun. Dediğim dedik çaldığım düdük diyordun arada sırada da olsa. Bir işe başladın mı nefes almayı unutuyordun adeta, gecen gündüze karışıyordu, çevren de rahatsız oluyordu belki de. Verimin düşüyordu. Ne demek günlerce uykusuz dolaşmak? Ne oldu, vardığın yer neresi? İşte herkesin olduğu yerdesin. Yine içindeki düşman belledikleriyle savaş başlatmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Yeter durun artık! Gazeteyi bıraktı elinden yavaşça ve katlayıp koydu önüne, sonra da sağ eliyle itip uzaklaştırdı masanın karşı ucuna. Diğerlerini açmayı bile istemedi. Kahvem soğumuş diye iç geçirdi yudumladıktan sonra.
            Nereye varacaktı bu terör belasının sonu? Aklı ermiyordu, ermemişti ya hiç zaten bu güne kadar. Mertçe kavgayı anlarım da böyle kalleşçe, sinsice olanını hiç anlayamıyorum. Akıl almaz bir durumdu yaşlı beyaz sakallı ihtiyar için. Sırf bu yüzden seyretmiyordu televizyonu. Haberler yüreğini sızlatıyordu her seferinde. Kendi komşusu, akrabası, çok yakını gibi hissediyordu her duyuşunda. Kendi dertleri yetip artıyordu zaten. Aklından geçer geçmez, seninki de dert mi? Diye çıkıştı hiddetle karşısında biri varmış gibi. O çocuklar, çaresiz analar, babalar, eş dost. Çekilir şey değildi onun için. Herkes kendi ateşiyle yanarken o her birinin ateşiyle tek tek yanıyordu. Ocakta kor olmuş köz yığınları gibiydi içi. Hepsinin ateşini hissediyordu. Görmezsem belki daha da rahat olurum, sinirlerim toparlanır diye aklından geçirdiği olurdu bazen. Uykusuz geceler dayanılır gibi olmuyordu çoğu zaman. Düşünmekten ağrılar giriyordu başına, sızabilirse yarım saat bile olduğu yerde, neresi olursa olsun razıydı. Yatağa girmek azap olmuştu bir süredir. Uyuyamamaktan korkar olmuştu adeta, o yüzden yatağa bile gitmek istemiyor, uykusunun geldiğini hissettiği anda olduğu yere kıvrılıveriyordu anasını kaybetmiş minik kuzular gibi. Bazen yarım saat bazen daha fazla sızıp kalıyordu. Bir anda uyanıveriyordu gene anlamsız bir şekilde. Ne oldu gene uyandın? Diye kızıyordu tepesinde Hz. Ali’nin kılıcı gibi dikilip duran pelte kılıklıya. Beynindeydi sorun. Çok çalışıyordu beyni, dur durak yoktu ona. Söz geçiremiyordu çoğu zaman.
            Ağlamayın yavrucaklar deyip sarılıvermek, bağrına basmak geçti içinden gözlerinin önündeki çocuklara, bebeciklere. Bir çoktular, sıra sıra duruyorlardı gözlerinin önünde. Elini uzatsa dokunabilecekti sanki. Capcanlıydılar işte önündelerdi hepsi de. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Anaları, babaları, akrabaları bütün tanıdıkları etrafındalardı, ağlıyorlardı, figan ediyordu yanı başında dedesi ninesi, anası, ablası, abisi. O yalnızca bakınıyordu etrafına. Ağlama çocuk, ağlama evladım, ağlama yavrucuğum, sakın sen ağlama. Olur mu?  Gözlerinden birer damla daha süzülüvermişti, ihtiyara sormadan inci tanesi göz yaşları, çocuğun başını okşarken.
            Seslensem duyan yok, sussam gönlüm razı değil miydi O güzel söz? Dedi kendi kendine tam hatırlayamadı bir an. Artık ıssız vadide yankı yapmıyordu sesler. Güneş hissettirmiyordu kendini yeterince. Uğultu vardı uçsuz bucaksız vadinin derinliklerinde. Sesler birbirine karışıyor, ağıt mı yoksa kahkaha mı belli olmuyordu. Başını silkeledi rüyasından uyanmak için, kâbustu gördükleri. Alnına gitti elleri gayriihtiyari. Islaklık vardı elinde. Ter bastırmıştı birden. İçine sıkıntılar girmiş patlatacaklardı onu. Ellerini ceplerine daldırdı birden ayağa kalkarak. Yoklanıyordu durmadan. Ne yapıyorum ben? Dedi cebinden bozukluk çıkarırken. Uzattı garsona, gülümsemesi yayılsın suratına istemişti ama yapamadı. Becerememişti gülümsetmeyi pelte kılıklıya. Uğraşmaya niyetim yok bu gün seninle. Bekleyeceksin, günü gelince senin hesabını göreceğim gene dedi içinden, ayağını masadan uzaklaştırmaya çalışırken. Kollarını sallayarak hızla uzaklaştı olduğu yerden. Koşturmak geliyordu o haliyle içinden. Adımlarını hızlandırdı koşturmak yerine geçsin diye. Adımlarını açtı olabildiğince. Rüzgârın serinliğini hissediyordu giderken alnında ve yanaklarında. Dişlerini sıktı bir ara. Yumruk oldu elleri. Kimse yokmuş gibi davranıyordu, ıssızlaşmıştı çevresi. Ah! Bir de şu yüreği ıssızlaşıp hissetmeseydi hiç bir şeyi. Taş oluverseydi birden. Pelte de bir yolunu bulup donuverseydi buz gibi. Ne de rahatlardı. Elle gelen düğün bayram derler insanlar. Elle gelmiyor ki gelen. Geldiği yere geliyor piyango çeker gibi.  Olan garip gurabaya oluyor hep. Garip guraba bırakıyor giden arkasında. Artık aklından geçenleri dinlemek istemediğini fark etti. Nefes nefeseydi sokağın ucuna yaklaşırken. Çocuklar dolanıyordu etrafında her boyda. Bazılarının başı göklere uzanıyordu, bazıları bakınıyordu etrafına. Gelin çocuklar, gelin yavrucaklar, gelin evlatlarım sarılın bana, kucaklayayım hepinizi. Bayrama az kaldı ağlamayın, ağlamayın tamam mı? Tamam mı yavrular? Tamam mı kuzular? Tamam tamam dediler ellerini kaldırıp başlarından yukarıya. El salladı etrafında dönerek, gözleri parlamıştı birden çocukların dayanıklılığına. Aferin çocuklar dayanın dayanın, gelip geçecek bu acılar da. Bir gün yem yeşil vadilerde dolaşacaksınız, parlayan güneş altında. Sıkın dişinizi az daha. Her biriyle sarılıp vedalaştı gönlünce. Döndü tekrar gerisin geriye. Yürüdüğü izleri takip ederek geldi aynı yere. Benim gidecek yerim mi yok başka? Niye aynı yere geldim ben? Kızgın hareket etmeye başladı birden ve tekrar hızla uzaklaştı. Kararı kesindi bu sefer. Dönmeyecekti.
            Lanetler olsun! Lanetler gelsin!  Çocukları ağlatanlara. Mazluma ah ettirenlere. Kahrolsun terörden medet umanlar.  “Faydasız! Faydasız! Faydasız!” Diyordu birine fısıldar gibi. Oturuverdi o anda kaldırımın duvarına. Ellerini aldı avuçlarının içine, ağladığını kimse görsün istemiyordu. Bir süre kaldı öyle. Durak yakınındaydı, ellerini araladığında fark etmişti. Şirin bir kız çocuğu tuttu elinden. Dört beş yaşlarındaydı, saçlarında tokaları vardı, her iki yana sarkıktı örgülü saçları. Ele ele yürüdüler birlikte hiç kimseyi umursamadan.  Birbirlerinin gözlerine bakıyordu arada bir yürürken. Beli kamburlaşmıştı ihtiyarın birden. Taşıdığı yükler ağırdı besbelli. Başını dik tutmaya çalışıyordu gene de. Arkalarından seyrede kaldım olduğum yere çakılı.
            El salladılar otobüsün basamağını çıkarken “kahrolsun terör belası, kahrolsun teröre umut bağlayanlar” dediklerini duydum kulaklarımda ihtiyarla, şirin kızın.
            “Terör kimden ve nereden gelirse gelsin, alçakça bir davranıştır. Her ne adına yapılırsa yapılsın canicedir ve vahşettir. İnsanlık vahşetidir. Yapanlar ve arkasındakiler insan kılığında birer yobazdırlar. Akıl denilen yetiden kesinlikle yoksundurlar." Sözün bittiği yer!
                                                                                                     Halil GÖNÜL

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.

Yerleşik reklamlardan, rahatsız oluyor musunuz? Sizi rahatsız eden hangisi veya hangileridir?