Perşembe, Aralık 08, 2016

KAPLUMBAĞA


akan-zaman, ben,
Kaplumbağa
                                                 
                         

                                                                                                                      KAPLUMBAĞA

            Recep’in pipisi daha iyileşmemiş tam olarak. Sabah kalktığımızda ilk iş olarak ona bakmak oldu, denedi çişini yapmayı, kısmen başarılı oldu. Tekrar zeytinyağı sürüldü ve sarıldı beline dolanan bir bezle. Kahvaltı neşeli geçti gene sayesinde. Babam ve anam takıldılar ona yaptıklarından dolayı. Pişman olmuştu yaptığına “Bir daha kim ne yaparsa yapsın, ben size sormadan yapmayacağım aklımın ermediklerini; aklımın erdiklerini de düşünüp öyle yapacağım” deyince bir daha gülüşmüştük. İyi bir ders almıştı.


            Kahvaltımız zengindi bu sabah. Hatce ve elif iyi çalışmışlar hafta boyu. Anam tereyağında yumurta yapmıştı, tavayla koydu yer sofrasının üstüne, yanında kendi yaptığı erik reçeli, siyah zeytin, bahçemizden çakır domates, yeşil çıtır çıtır biber ve çay vardı. İştahla yaptık kahvaltımızı. Recep’in yüzünden gidemediğimiz bahçeye bu gün erkenden gidecektik, babam söylemişti kahvaltıya otururken. Recep de gelmek istemişti ama babam ona kalmasını söyleyince mızmızlanarak kabul etti. Darıyı bahçede ütüp yemeyecektik getirip evde birlikte yapacaktık evin önünde. Öğleye dönermişiz zaten, öyle demişti babam.
            Babamla birlikte indik aşağıya. Önce Tülü’yü çıkarıp geldi ahırdan. Heybeyi koydu önce semerinin üzerine, iki tane bel küreği bir de çapa altı, kırlangıç kanadı gibi olandan. Bel küreği ile kazdığımız toprak tesek çıkarsa -toprağın sert ve sıkışık olma durumu-  parçalamak için sivri, kırlangıç kanadı gibi olan kısmıyla. Küçükleri heybenin gözüne koydu. Tülü’ nün yularını bana verdi tutmam için. Kendisi tekrar ahıra girip, inek, buzağısını -Gülnaz ve Gülfidan-  ve öküzleri çözüp bağlandıkları yerden dışarıya çıkardı. Yola doğru sürdü hepsini, yanıma gelip beni bindirdi Tülünün kıçına. Bel küreklerini de elime verdi tutmam için. Tam ortasına yakın tuttum ikisini de, sonra babam bindi semerine Tülü’ nün. Yularını ve bendeki bel küreklerini eline alıp uzattı kendi önüne semerin tutunacak ağaçlarının üstüne. Ayaklarımız sallanıyordu aşağıya. Babamın bacakları uzundu, kendisi de uzun boyluydu zaten. Yerden yarım metre kadar yüksekte kalıyordu ayakları. Benimkiler daha yüksekteydi. Bahçeye kadar öyle gittik.
            Bahçenin yanındaki tarla boştu,  bahçeden de görülüyordu her tarafı ve oldukça genişti. Hayvanları sürüverdik oraya, Tülü’yü yanımızda götürdük bahçenin içine kadar. Üzerindekileri indirdi babam, ben de erik ağacına bağlayıp geldim. Önce gezindi babam bahçenin içinde, domates karıklarının, fasulye, biber, darı, patates ne varsa aralarında dolaşıyordu, ne kadar toplanması gereken var diye tespit yapıyordu. Patateslerin ilerisinde yere eğildiğini fark ettim bir ara ve yerden bir şey aldı iki eliyle; iri taş gibi bir şeydi aldığı. Ben domateslerin arasındaydım o an, aldığımız büyük sepete dolduruyordum kopardığım domatesleri. “Hangi vicdansız yapmış bunu, çok yazık etmiş garibana” diyordu durmadan tekrarlıyordu bana doğru yürürken ve arada bir de sallıyordu gayarı yapana. Getirdiği büyükçe bir kaplumbağaydı, ayaklarından ikisi -biri arka biri ön- kesikti neredeyse kalınlığının üçte biri kadar. Yeni değildi belki de. Kaplumbağayı ters çevirmişti bunu yapan. Belli ki ölmesini istemiş.
Babam kaplumbağayı benim yanıma bırakıp hızlı adımlarla komşuların buğday tarlasına gidiyordu. Bir tutam olgun buğday başağıyla geldi geriye. Heybede bulduğu eski bir sofra bezi olarak kullandığımız basma bezden yırttı biraz yere serdi. Buğday tanelerini ayıkladı, bir kısım kadar olunca ağzına atıp çiğnedi onları. Sonra bezin üzerine çıkardı dağıttı biraz. Tekrar yaptı aynı şeyleri ve hazırladığı lapayla ayaklarını sardı dikkatlice hayvancık kıvranıyordu acıdan. Sarma işini bitirince güneş olan korunaklı bir yer ayarladı taşlardan. Ev yapıvermişti sanki kaplumbağaya. Önüne domates parçalayıp koyuverdi. Bahçe içinde yiyebileceğini düşündüğü şeylerden bıraktı önüne. Marulu sevmişti belli ki önce ondan yedi. Aç kalmış hayvancık “bak gördün mü oğlum, gelmemiz ne kadar işe yaradı, bir hayat kurtarmış olacağız belki de” dedi yüzüme şefkatle bakıyordu konuşurken. “baba burada ölmez mi?” dedim acıyarak kaplumbağaya. “giderken götürür, iyileşince de getirir bırakırız gene. Sen bakarsın ama evde iyi olana kadar” dediğinde dünyalar benim olmuştu. Ölmeyeceğine çok sevinmiştim. Bir an düşününce neleri yediğini bilmediğimi fark ettim. Sorardım büyüklere nasılsa diye geçiştirip işime bakmaya başladım. Sepeti doldurdum biber ve domatesle. Diğer sepete de babamın toplayıp diplerine öbek öbek koyduğu fasulyeleri doldurdum, bamya, patlıcan, salatalık başka ne varsa olgunlaşan toplaya bildiğim kadar toplayıp doldurdum o sepeti de. Babam patates kazmaya başlamıştı ben toplarken. Arada kaplumbağaya bakıyordum uzaktan. Canlanmıştı, kafası sürekli oynayıp duruyordu belli ki karnı çok aç olduğu için doymamıştı daha. Okuduğum kitap canlandı gözümde, gülümseme yayılıverdi yüzüme birden. Kaplumbağa ile tavşanın yarışı. Kendinden yüzde yüz emin olan tavşan koşturup bir anda arayı açmış olduğundan emin olduğu yerde oturup beklemeye karar vermiş. Ne görsün, hemen yanındaki tarla havuç tarlasıymış ve başlamış havuç yemeye. Karnını bir güzel şişirmiş ve arkasından da gölgede uykuya yatmış. Uyuyup kalınca da kaplumbağa onu geçmiş yarışta. Bitiş çizgisine yaklaşmış kaplumbağa ve çizgiyi aşmış. Arkadan tabanları yağlayan tavşan ne yaptıysa olmamış artık yetişememiş, kaplumbağayı. Böylece dersini almış o da büyüklenmenin, hakir görmenin.
            Ben hiç kimseyi hakir görmemiştim o kitabı okuyunca. Hep kendi işim gücümle uğraşmaya, kimseye kötülük etmemeye karar vermiştim daha o yıllarda. Dayımın oğlu Hüsem çok kitap okur, lisededir kendisi. Ben istediğim zaman kitaplarından verir bana. O kitabı da o vermişti zaten. Benim seviyem varmış kitaplar için o biliyormuş. Bir defasında kitap istemeye gittiğimde “istediğin bir şey var mı?” diye sormuştu Hüsem abi bana. Ben de “bilmiyorum, sen ne verirsen okurum ben” demiştim. Gülmüştü o zaman, bilgiç bilgiç “Herkesin bir seviyesi vardır, her şeyi anlayamaz, anlayabileceği şeyleri okumalı, senin de bir seviyen var, ben sana senin seviyendeki kitaplarımdan vereyim” demişti ve bana bir kitap vermişti, serçe parmağımın yarısı kalınlıkta. Her seferinde bir kitap veriyordu gittiğimde “ikinci kitabı bunu okuyup getirince alırsın” diyordu bana. Ondan sonra da iki kitap istemedim. Anlamıştım vermeyeceğini ve ısrar etmemin anlamsızlığını. Sahiden kaplumbağa da havucu sever miydi acaba? Diye düşündüm. Hemen havuçların olduğu bölüme geçip çapayla bir tane çıkardım, ellerimle temizleyip yapraklarıyla birlikte koyuverdim önüne; biraz sonra anlardım nasılsa. Toplama işlerimi bitirip babamın yanına geldim. Birkaç defa bel küreğiyle kazma işini denedim, oldukça sertti toprak, sıkışıktı ve ben fazla derine saplayamıyordum, zorla sapladıklarımı da çıkaramamıştım, geriye çekmek zorunda kalmıştım her seferinde. Tam bırakmaya karar vermiştim ki babam “Hasan sen topla oğlum ben kazayım, az daha kazdım mı yeter zaten” dedi. Küreği yan tarafa bıraktım son sepeti alıp getirdim kazılan yerin başına. Diğerlerinden büyüktü bu sepet. Hiç sepet örülürken görmemiştim, merak ediyordum nasıl örüldüğünü. Bizim köyde televizyon yok hiç. Bazılarında radyo var, bizim radyomuz da yok. Öğrenmek istediğim bir şeyi büyüklere ya da öğretmene soruyordum. Kırlangıç kanatlı çapayla parçalıyordum iyice tesekleri patatesler içinden dökülene kadar sonra da toplayıp atıyordum sepete. Çizmeleri giydiğim iyi olmuş dedim kendi kendime, bazı yerler vıcık vıcıktı, bileklerime kadar batıyordum yürürken. Babam batak olmayan yerlerden kazıyordu hep. Epeyce topladım patateslerden ve babam da kazma işini bıraktı yanıma geldi. Sepeti taşıyamıyordum artık ağırlığından babam kaldırıp değiştiriveriyordu sepetin yerini. Babam da başlayınca patates toplamaya çabuk bitti iş. Öğlene az bir zaman vardı. Güneş tam da tepemize gelmemişti daha. Zamanı güneşle tayin ediyoruz. Bizim evde hiç saat de yok. Televizyonu ilk duyduğumdan beri merak ediyorum. Almanyalı Mustafa amca getirecekmiş bu sefer izine gelirken öyle demişti karısı bir dulluk sohbetinde anam gillerle konuşurken. Mahalledeki kadınlar bazen bir araya gelir duvar diplerinde toplanır ve konuşurlar havadan sudan. Bazıları dertleşir, bazıları da dedi kodu yapardı. Yazın sıcaklarında gölge tarafında, kışınsa güneşli tarafında otururlar duvarın, getirdikleri küçük minderler üstüne. Eğer getirirse ilk olacak, belki de o zamana kadar zenginlerden alan olur. Gider bakarım ben de. Herkes de gelir zaten öyle olursa. Belki de alabilecek olanlar onun için almıyor baş edemeyiz her gün her gün diye. Hak verdim onlara da düşününce. Ben olsam da almam herhalde. Ne zaman üç beş kişi aldı o zaman alırdım. Öyle olursa insanlar paylaşmış olur televizyonlu evleri. Kalabalık daha az olurdu böylece. Muhammed Ali’nin maçı varmış yakında, gösterecekmiş televizyon ama sabaha yakınmış, öyle konuşuyor insanların bazıları. Şehire gittiklerinde duymuşlar alışveriş yaparlarken büyük dükkânlardan. “haydi, oğlum hazırlanalım işimiz bitti sayılır” dediğinde sesinden kendime geldim.            Dalmışım iyice televizyon işini düşünürken. Kim bilir başka yerler nasıldır? Hele bir de Almanya? Toplamaya başladım eşyaları bahçenin alt ucuna. Kaldırabildiğim sepetleri götürdüm büyük olanı kaldı yerinde. Babam da onu getirdi. Eşeği çözüp geldim. Babam heybeyi attı önce semerin üzerine arkasından küçük iki sepeti teker teker heybenin gözlerine koydu. Heybenin gözlerine sıkıştırabildiğimiz kadar darı koçanı doldurduk. Bel küreklerini sepetlerin bulunduğu gözlerin altına yerleştirerek semerde bağlı olan urganla bağladı. Çapayı da koydu onların yanına. Heybenin bir gözünün içindeki sepetin üzerine epeyce çayır ve başka otlardan eliyle koparıp koydu ve yaydı sepetin genişliğinde. İki parmak kalınlığındaydı otların kalınlığı, merakla izliyordum bende yular elimde ayaktayken. Kaplumbağayı getirip otların üstüne bıraktı güvenli şekilde. Semere dayamıştı kaplumbağanın yan tarafını. Gene de bana tembihledi “düşmesin” diye. Beni kucaklayıp bindirdi eşeğin kıçına. Kaplumbağayı elimle kontrol edebiliyordum. Yularından tuttu önümüzden yürüyerek bahçeden çıktık. Yola çıkınca yuları bana verdi “Sen devam et, hayvanları getireyim” dedi. Benim gözüm kaplumbağadaydı. Tülü’ nün yuları elimde ama serbest duruyordu, o kendi kendine yolda yürüyordu. Yolu da bildiği için sağa sola sapmıyordu hiç.
            Kaplumbağa neden öldürülmek istenmişti ve kim yapmıştı? Kafama takıldı ve bin bir ihtimal geçiyordu aklımdan. En çok da Hatçe ninem -anamın anası- aklıma takılmıştı nedense. Neredeyse emindim onun yaptığından. Şaşırdım kendime. Bitişiğimizdeki bahçe onlarındı, üstümüzdekiler de akrabaydı ama nedense onların yapabileceklerini hiç düşünmedim. Zaten çevre olduğu gibi akraba. Tarlalar bölüne bölüne nesillerden beri o kadar geniş araziler bu bahçeler gibi yarımşar dönüm kadar kalmıştı. Belki de daha azdı. Başkalarında daha az olan yerler var. Burası sulu bölge sayılırdı. Genellikle bahçe yapılırdı ve su sırayla kullanılırdı. Herkes sırası geldiğinde kullanır, kendisinden sonra sıra kimdeyse onun arazisine çeviriverir suyu ve köye geldiğinde haber verilir, eğer aciliyeti varsa giderler; akmasının zararı olmayacaksa ertesi gün giderler ve ben bildim bileli böyle devam eder sulama işi. Hiç kavga gürültü olduğunu da bilmem.
            Hatçe ninem bahçesine zarar verdiği için yapmıştır büyük ihtimalle. Çünkü önceki yıllarda aşağımızdaki bağdan üzümler kesilip pekmez yapılmıştı. Biz de yapmıştık kendi bağımızdakilerden. Bağ da yarım dönüm kadardı ve sınırdık. Kuzu almıştı babam iki tane kurbanlık için. Ben onları otlatmaya bağa götürmüştüm ve kendi bağımızda otlatıyordum. Sabah gün bir insan boyu çıkmıştı. Karnım acıktı, üzüm aradım omcalarda. Bizimkilerde bir kaç tane küçük çitim bulmuştum ve onlarında bir kısmı yenilmeyecek durumdaydı. Hatçe ninemlerin bağa girdim. Aramızda çit falan herhangi bir engel yok. El kadar büyüklüğünde bir salkım buldum omcanın birinde, yapraklar arasında görülmemiş sık yapraklı olduğu için. Simsiyah iri irilerdi daneleri ve ye beni diye bağırıyorlardı. Hemen yufka çıkardım sırtımdaki dokuma ekmek torbamdan ve yıkamadan yemeye başladım. Tam da bir kaç lokma çiğnemiştim ki Hatçe ninem eşek üstünde geldi. Eşeğini bağladı hemen yanıma geldi. Belki de anlamıştı kendi bağlarından kopardığımı. Hırsızlık olduğunu hiç düşünmemiştim. Ne olurdu ki bir salkımdan. Önce elimdeki salkıma baktı dik dik. “üzümünüz de pek güzelmiş, bir iki omca bırakmıştır anan herhalde” dedi gözlerime bakıyordu. “Bizim bağda bulamayınca sizin oradan kopardım bunu, çok acıktım da” dedim safane rahatlığımla. “Öyle mi? Bizim oradan? Hırsızlık ne kadar günah biliyor musun sen çocuk? Yarın ahirette boynuna kızgın sacayağı -ocaklarda ateş üstüne konulan üçgen şeklinde, köşelerinde ayakları olan; üstüne de tencere konulan demir araç” geçirecekler hırsızlık yaptığın için” dedi kızgın ve katı bir suratla. Gözlerinde kin ve nefret vardı. Bebekliğimde emeklerken anam bazen bakıvermesi için bırakırdı ona. Benim ayağımın birinden bağlayıp çocuk sarındıkları kolanla kolanı da bir yere bağlardı ki uzaklaşamayayım; kendi işine devam ederdi. Bir defasında kakamı altıma yaptığımda da -hâlbuki kaza olmuştu, donumu sıyıramamıştım- kakamdan bir parça ağzıma sürmüştü. O zamandan beri hiç sevememiştim onu. Cadı derler ya hani işte öyle geliyordu gözüme. Suratını hatırlamaya çalışmıştım bazen de gözümün önüne getirememiştim asıl suratını ve hep o cadı kadının suratı canlanmıştı gözümde. Biraz da korkuyordum aslında. Sağı solu belli olmazdı hiç. Anama söylemiştim kaka işini, bir daha onun yanına bırakmadı beni. Onunla yalnız bile bırakmadı ondan sonra. O da sevmez pek kendi anasını ama ele güne karşı belli etmez gene de. “Dost var düşman var yavrum” demişti bir seferinde neden küsmediğini sorduğumda. Bin pişman olmuştum bağlarından üzüm aldığıma, bir daha mı tövbe, tane bile almam diye geçirdim aklımdan. Allah’a da izah ettim zaten kötü bir niyetimin olmadığını, yalnızca bir salkım; karnımı doyurmak içindi, katık yapmaktı ekmeğin yanında. Hırsızlık değildi niyetim. Hem ninem değil miydi? Bu kadarcık hakkım olamaz mıydı? Emindim Allah’ın beni anladığından ve kötü bir niyetimin olmadığını bildiğinden. Her şeyi biliyordu O. Her şeyin içini de dışını da bilmiyor muydu sanki. Kulağımı çekti canımı yakmak için. Bir şey yapamadım o anda. Ne de olsa ağzımla söylemiştim onların üzümü olduğunu elimdekinin. Belki de suçluluk duyduğumdan beni cezalandırmasına izin verdim. Cezamı çekmek istiyordum. Böylece cezamı bu dünyada çekince ahirette kızgın sacayağından kurtulurdum. Kızgın sacayağı adamın boynunu yakar. En iyisi bu dünya da çekmek cezayı. Bırak çeksindi kulağımı.  Biraz canımı yaktı çekerek ve bir şeyler de söylendi durdu ama ben duymadım hiç birini de, çünkü kafamın içi birden dolmuştu kızgın sacayağının korkusuyla. O günden sonra bir daha onların arazi sınırlarına bile girmedim hiç. Evlerine de gitmedim. Dedem sorardı bazen “Torunum, akıllı torunum,  beni görmeye hiç gelmiyorsun eskisi gibi; darıldın mı bana yoksa?” demişti. Söyleyemedim karısının yaptıklarını hiç bir zaman. Her seferinde bahaneler uydurdum onu üzmemek için. Ya derslerim çok dedim ya da babamın verdiği işleri bitiremedim. Duruma uygun bir şey buldum sürekli...
            Babam yetişti arkamdan hayvanlarla birlikte. Kaplumbağanın üstünde durduğu otlardan bazılarını yediğini fark ettim o anda. Bekteş çeşmesinde su içti tüm hayvanlar, babam da elini çukurlaştırıp içti akan oluğun altından. Bana da sordu ama ben susamamıştım o anda. “Yediği domateslerden suyunu almıştır senin arkadaş” dedi kaplumbağaya bakarak. “daha iyi görünüyor, ölmeyecek gözün aydın; evde daha iyi bakarsak kısa sürede iyileşir seninki” dedi. Sesi yumuşaktı, arada bir duyardım bu yumuşak sesiyle konuştuğunu. Bu çeşme yöresinin adından almıştır adını, bu taraflar hep yeşilliktir, bahçelerde ağaçlar çoktur ve köye de çok yakındır. Gece gündüz demez insanlar ihtiyaçları olduğu zaman ya çocuklarını gönderir ya da yetişkinlerden biri gider gelir bahçelerine. Köyün gerisinin değişmiş halidir Bekteş. “Baba kim yapmıştır sence?” dedim çeşmeden ayrılırken. “Bilmiyorum kimin yaptığını, inşallah bir yerinden çıkar bir gün bunu yapanın” dedi kızgındı ses tonu. Yürümeye devam etti önümden. Gülfidan suyunu içince keyfi yerine geldi hoplamaya zıplamaya başladı anasının arkasında önünde, yolun bir o yanına bir bu yanına gidip geliyordu hoplayıp zıplarken.
            Merdivenin dibine varınca “Seslen anana” dedi. “Ana, ana” diye bağırdım iki üç defa. Sesimi duyduğunda inerdi zaten getirilenleri yukarıya çıkarmaya yardım etmek için. Babam hayvanları yerlerine götürdü ahıra bağlayıp geldi. Sepetleri tek tek indirdi. En büyük sepeti semerin üstüne bağlamıştı sıkı sıkı. Urganı dolaya dolaya bağlamıştı bir aşağıdan bir yukarıdan, örümcek ağı gibi görünüyordu urganın durumu. Onu da çözdü tek tek ve kucaklayarak yere indirdi. Ben kaplumbağayı alarak otlarıyla birlikte yukarıya çıkardım, geniş bir sele bulup içine koydum, rahat edeceğini düşündüm hem de kaçamazdı bir yere. Anam küçük sepetleri alıp çıktı, geriye kalanlarda babamındı artık.
            Babam yukarıya çıkar çıkmaz ilk iş olarak kaplumbağanın sargılarını çözdü. Getirdiği zeytinyağıyla ve çuvaldan avuçladığı kırmızı buğdaylardan çiğneyerek lapa hazırladı ve zeytinyağıyla karıştırdı. Hamur yoğurur gibi yoğurdu ve temiz bir bezin üstüne serdi güzelce. Dikkatlice aldı lapalı bezi benim kaldırdığım kaplumbağanın ayaklarına sardı. İki ayağı da sarılan kaplumbağayı yere bıraktı, bir süre gözledi onu. “İyi, üstüne basabiliyor ayaklarının. Fazla kesilmemiş demek ki, arada bir su koyuver önüne” dedi benim başımı okşayarak. Recep durur mu yerinde o da apışlayarak geldi yanımıza sünnet olmuş çocuklar gibi. O da sevindi kaplumbağaya. “ben de su vereceğim baba” dedi. Babam onun da başını okşadı bir şey söylemeden.
            Öğle yemeği için sofrayı hazırladı anam biz kaplumbağanın ayaklarını sararken. Hemen oturduk sofraya karnımızı doyurduk sanki acelemiz varmış gibi. Aslında vardı acelemiz ama zaman erkendi daha öğlen yeni olmuştu. Babam benim omuzuma dokunarak kalktı, kalktıktan sonra da tekrar dokundu. Gel demekti bu dokunuş ve kalktım onunla birlikte aşağıya indik. Sel basmasını engellemek için örülen kuru taş duvarın yüksek olan kısmını dibine ateş yaktı babam. Kışın yakacağımız odun yığınından da bir kaç dal getirip koydu üzerine yayan ateşin. Bekledik epeyce dalları yanıp köz olması için. Bir taraftan közleri kenara çekip yanan kısmın üzerine de dalların kalan kısımlarını koyuyordu babam. Ben de mısır koçanlarını soydum koyuverdim yanına. Onlardan koydu dört tane. Yanyana dizdi soğumuş darıları, daha közlerin üstüne koyar koymaz rengi değişiveriyordu darıların. Anama sıcak su lazımmış, küçük kazana su doldurup koyuverdi ateşin içindeki sacayağının üstüne. Kalın dalları kenara alıp sonra sacayağının altına sürdük tekrar. Sık sık çeviriyordu adım adım darıları babam. Koçanın tamamı piştiğinde maşaya kıstırıp alıyordu tepsinin üstüne. Tepsiye koçandan sıyırdığım kapçıklardan dizmiştim iki üç sıra kalınlıkta. Biraz soğuyunca birer tane aldık babamla “anan ve Recep’i de çağır” dedi babam ağzındakileri çiğnerken.  Seslendim onlara merdiven dibine yanaşarak. Merdivende göründü Recep, görmüştü zaten göreceğini. Hemen anasına bağırdı “darılar pişmiş yiyorlar” diye ve olabildiği kadar hızlı indi basamakları. Bir tane de tazesinden ona verdi babam. “al bakalım çabuk büyüsün senin oğlan” dedi gülümseyerek ona. Belki de anlamadı “senin oğlan” dediğini. “onu diyor onu” dedim parmağımla pipisini işaret ederek. “amaan sizde, ben istemiyorum artık büyümesini, canımı çok yaktı büyümesi” dedi suratını buruşturarak. Bir taraftan da çiğnemeye devam ediyordu konuşurken...

            Bir hafta kadar baktık Receple beraber kaplumbağaya. Suyunu verdik, yiyecek verdik babam ve anamın dediklerinden. Sargılarını çıkardı babam. Yaraları kapanmıştı. Tahtalığa bıraktığımızda yürümesi normal görünüyordu. “Bunu yerine bırakmanın zamanı geldi çocuklar” dedi babam benim ve Recep’in başının üstüne ellerini koyarak. “bir daha keserlerse” dedim babama bakarak. “bizim örünün dibine koyarız, bahçeden bir yere ayrılmaz yiyeceği her şey var nasılsa” deyince içim rahatladı biraz ama gene de Hatçe ninemden korkuyordum tekrar yaparsa diye. “Hatçe yapmıştır baba” dedim kendimden emin bir edayla yüzüne bakarak. “Oğlum Hatçe dediğin senin ninen ve büyüğün, öyle denilmez bir. İkincisi neden öyle bir şey yapsın zavallıya?” dedi anama da bakarak. Aslında onun yaptığını anam da babam da adı gibi biliyordu. Ses tonundan anlamıştım babamın ama bize kötü bellemeyelim diye öyle demişti sanki.

Halil GÖNÜL / Aydın

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.