AKAN ZAMAN

Kişisel blog, akan zamandaki yaşam izlerinden derlenen özgün içerikler; hikaye, şiir, anı, gözlem, yorum, sitem, alınan dersler olarak yansır gün yüzüne.

Cuma, Ocak 27, 2017

KAŞIK-5

aile, akan zaman, aşk, blog, hikaye, kadın, sevgi, umut, yazı,
Gül
“İki kaşığı yan yana olmayacak kocanın, iki kaşığından birini mutlaka kıracaksın!”

                                               15 Eylül 1988
                                                    KAŞIK
    Veysel’in kafasında sorular dönüyordu durup dinlenmeden. Fatma’sını kırmadan nasıl halledecekti bilemiyordu henüz. Ama mutlaka konuşup halletmeliydi kafasındakileri. Kurtçuk küçükken öldürülmeliydi ona göre. Bir kere girdi mi elmanın içine, yiyip bitiriyordu zamanla. Kendisi de bir elma olmak istemiyordu. Kafasının içindeki sorular henüz minnacık bir kurttu ama daha şimdiden kemirmeye başlamıştı beynini, sanki bir elma gibiydi kafası.
    Fatma da düşünceler içinde yürümeye devam ediyordu Veysel’in yanı başında el ele. Onun da kafası kurtlu bir elmaydı. Niyeti konuşmaktı kocasıyla. Ama nasıl olacağını bir türlü kestiremiyordu. Doğruyu mu, yoksa kocasını idare edecek bir şeyler mi söyleyecekti; henüz karar verememişti.

            Hava güzeldi bugün. Açık havada bir yer olsa iyi olur diye geçiriyordu içinden Veysel. Durağa doğru ilerlediler birlikte. Gidecekleri yerin yakınlarda bir piknik yeri olmasına karar veren Veysel, gelen minibüse el kaldırdı. Erken saatler ve de iş günü olmasından dolayı kalabalık değildi araba. Oturdular yan yana, arkadaki koltuklardan birine.
            Hiçbiri de bir kelime laf etmemişti şimdiye kadar. Veysel’in dikkatini çekti bu durum ve havayı değiştirmek için birkaç kelime de olsa laf etmeye karar verdi. Olsun varsındı havadan sudan da olsa. “Söyle bakalım Fatma’m nereye gidelim istersin?” dedi yüzüne bakarak. “İstersen önce biraz bir şeyler alalım Veysel olmaz mı? Elimiz boş gidiyoruz piknik yerine. Ya açık yer olmazsa bu saatlerde?” Haklısın.  Bak benim aklıma gelmedi bunlar. Haydi gel daha fazla gitmeden inelim. Biraz gezelim vitrinleri seyrederek. Elinden tuttu Fatma’nın ve ineceklerini söylediler. Durak yakınlaşmıştı aynı zamanda. İndiler durakta, birlikte.
            Henüz şehirden çıkmayan minibüsten inince etraflarına bakındılar bir an ve geriye doğru yürüdüler. Cadde üzerindeki vitrinlere göz atıyorlardı bazen.  “Sözlendiğimizde ne kadar da çok geziyorduk birlikte, öyle değil mi Veysel?” dedi başını çevirip yüzüne baktı Veysel’in.  Bir an suratı donuk göründü gözüne Veysel’in. Bakışları anlamsızdı; boşluğa bakar gibiydi sanki. Fatma’nın gözünden kaçmamıştı durumu Veysel’in.
            Veysel kendi kendine kızmaya başlamıştı birden. Şu işe bak: kaynanadan kaçıyorum daha bir haftalık evliyken. Ne adına? Kırmamak adına. Kimi?  Karımı. Olacak iş mi bu yahu? Kaç kaç nereye kadar? Kır dök ne varsa olsun bitsin ne olacaksa! Hayır, hayır; sabredeceğim biraz daha. Fatma’nın niyetini, tavrını bir göreyim biraz daha bekleyerek; daha sonra yaparım yapacağımı, elimden alan yok ya! Kimse de engel olamaz. Hele bir sabret biraz daha! Diyerek kendini sakinleştirmeye gayret göstererek ilerliyordu Veysel.
            Haydi gel Fatma’m şuradaki parkta bir şeyler içelim, zaman geçsin biraz; daha sonra da bir şeyler alırız. “Olur” dedi Fatma da Veysel’e güler yüzle bakarak. Ama ne mümkün Veysel’in yüzü gülmüyordu bir türlü. Eskiden güldüğü şakalardan birkaçını denedi Fatma; yine olmamıştı, bir işe yaramıyordu eskiler. Yeni bir şeyler bulmalı ve yapmalıydı. Mutlaka gülsün istiyordu Veysel’i…
            Güneş henüz tepelerine gelmiyordu oturduklarında. Güneş şemsiyeleri açıktı yer yer. Masaların çoğunu gölgelendiriyordu. Yanlarından geçen mavi-beyaz üniforması olan ince, kıvırcık saçlı genç garsona işaret ederek iki orta şekerli kahve söyledi Veysel. Sormamıştı Fatma’ya. Başıyla onayladı Fatma da. Karşı karşıya oturmuşlardı. Birbirinin yüzünü görmek istiyorlardı. Her ne kadar tanımış olsalar da bugüne kadar birbirlerini; demek ki yeterince tanıyamamışlardı, belliydi bu durum.
            “Veysel, canı sıkkın görüyorum seni bir iki gündür, neyin var kuzum senin?  Anlat bana, çaren olmak isterim. Paylaşırsak hafifler yükün. İster misin paylaşmayı benimle?” dedi, üzgün görünen suratıyla Veysel’in gözlerinin içine bakarak.
            “Ne anlatayım Fatma’m, durum ortada değil mi sence?  Baksana bizim halimize, evde oturacak yerde sabahın köründe, anandan kaçıyoruz; keyfimiz kaçmasın ya da onu kırıp dökmeyelim diye. Nereye kadar devam eder bu durum sence? Hem anan ne karışır bize bu saatten sonra? Sabrım tükenmeye başladı artık. Sen kırılmayasın diye katlanıyorum, ama nereye kadar gideceğini de bilemiyorum. Var mı senin düşündüğün bir çare?” dedi, ellerini masanın üstüne, üst üste koyarak; yüzüne bakıyordu Fatma’nın, yardım umarak.
            “Göreceksin bak Veysel’im, ben halledeceğim bu meseleyi; sabret biraz daha ve bana izin ver biraz daha. Yediklerimi ve emeklerini ödeyemem onların. Ne de olsa anam babam benim onlar. Ailem kısacası. Ama bir şekilde çözmenin yolunu bulacağım elbet. Güven bana, olur mu canım?” deyip Veysel’in ellerinin üstüne sağ elini koydu ve yüzüne gülümseyerek baktı. İçine su serpilmişti o anda Veysel’in. Umutlanmıştı Fatma’sından.
            Kahveleri geldi ve önlerine koydu garson “Afiyetler olsun efendim” diyerek. Başını kaldırıp “Teşekkür ederim.” dedi Veysel. Daha kahve konulur konulmaz el atıp kahveye sonra birden fikir değiştirip bıraktı Veysel. Kafasındakileri hemen boşaltmak istiyordu belli ki, ama burası yeri değil diye düşünüyordu. Daha sakin bir yerde açmalıydı düşüncelerini Fatma’ya. Ses tonları yükselirse bile kimse duymasın istiyordu. Ele güne rezil olmak vardı işin ucunda. Fatma’sına pek güvenemez olmuştu her nedense. Ailesini çok seviyor belliydi. Kendisi de seviyordu tabii ki. Ailesine laf etse o da boş kalmazdı mutlaka cevap verirdi. Fatma da aynısını yapacaktı.
            “Senin kahven kadar tatlı gelmedi.” Dedi Veysel Fatma’ya güler yüzle bakarak. “Şöyle oturup höpürdetmek vardı televizyonun karşısında pijamaca ve sen de yanı başımda” dedi, sevecenlikle gözlerine bakarak Fatma’nın. “Neden olmasın? O günler de gelecek Veysel, elimizden alan mı var sanki? Biz kendi kendimize gelin güveyi oluyoruz belki de. Büyütüyor muyuz yoksa? Ha ne dersin?” dedi Fatma tereddütle.
            Fatma’nın bu kadar kendine güvenmesi rahatlatıyordu Veysel’i, açmaya karar verdi kafasında dönüp duranları; ne olacaksa olsundu artık, beklemeye tahammülü yoktu. Sakin bir yeri de beklemeyecekti. Kararlı bir şekilde başını kaldırıp Fatma’ya baktı. “Fatma şu kaşık meselesi neydi, hani geçenlerde bana söylediğin ‘İki kaşığı yan yana olmayacak kocanın, iki kaşığından birini mutlaka kıracaksın!lafıyla ne anlatmak istemiştin sen bana?" dedi yavaşça, sevecen ses tonuyla gözlerinin içine bakarak.
            “Ne demek istemiş olayım Veysel, hiçbir şey demek istemedim; yalnızca anamın bana dediklerini laf olsun diye sana söyledim hiç ileri gerisini düşünmeden. Salaklık ettiğimi söyleyince anladım tabii ki. Sana söylememem gerekiyordu. Ben de tam olarak anlamadım zaten anamın ne demek istediğini. Soracağım sonra kendisine. Sana da anlatırım o zaman Onun ne demek istemiş olduğunu, olmaz mı? Şimdi asma artık şu suratını, senden fazla üzülüyorum inan buna. Senin üzülmeni istemiyorum. Benim salak sulak yanlarımı biliyorsun sen. Birlikte düzelteceğiz her şeyi. Birbirimize açmazsak dertlerimizi kim düzeltiverecek eğri yanlarımızı? Anam ne derse der bundan sonra, beni ilgilendiren sensin ve senin dediklerin. Elbette anamı ve ananı da dinleriz, konuşmanın zarardan çok faydası olur, ben öyle düşünüyorum, seni bilmem. Sen de öyle düşünsen iyi olur diye geçiyor içimden” dedi Veysel’in gözlerinin içine bakarak. Veysel’in biraz da olsa rahatladığını görmüştü. Kahvesinden bolca bir yudum aldı gözleri Veysel’e dikmiş hafif gülümsemesiyle.
            “Ben hakikaten büyütmüşüm galiba o sözleri. Fatma nasıl yapar bunu bana diyordum kendimce yorumlayarak. Benim güçlenmemi nasıl olur da istemez benim karım? Olan her şeyi birlikte yapıp birlikte paylaşacağız diye düşünürken senin istemediğini düşünmüştüm” dedi Veysel utangaç haliyle. “Neden öyle düşüneyim Veysel’im? Senin olmanı istememi hiç. Kendimden bile çok isterim. Sen benim ilk göz ağrımsın. Benim her şeyim seninle başladı ve seninle biter. Sensiz hiçbir şey istemem ben, bunu iyice sok o aklına olur mu canım benim?” dedi alay edercesine. Veysel gözlerini okuyordu dimdik gözlerinin içine bakarak. İnanmak istiyordu Fatma’ya. Gülümsedi onu rahatlatmak için.
            “Kıskanıyor musun beni? Dedi Veysel, Fatma’nın gözlerinin içine bakarak.
            “Pek fazla sayılmaz, herkes kadar diyelim” ben sana güveniyorum, gerisi boş laf benim için. Her şey de senin vicdanına kalmış bir şeydir. Senin de vicdanın temiz ve dürüst olduğunu bildiğim için rahatsızlığım yok” dedi Fatma. “Sen beni kıskanıyor musun peki, bana sorduğuna göre?”
            Biraz utanan ve sıkılan Veysel; ne söyleyeceğini düşündü bir an “Kıskanıyorum ama öyle düşündüğün gibi abartılı ve hastalık derecesinde değil. Tıpkı senin söylediğin gibi benim kıskanmam da. Ben de güveniyorum sana. Yoksa bu kadar neden üstüne düşeyim her şeyin ne benim aklımda ne de senin aklında bir kuşku kalmasın istiyorum yaşantımızda. Biliyorsun kurt girdi mi elmanın içine, yiyip bitiriyor bütün elmayı. Kuşku başlarken temizlemek bütün gayretim. Girdi mi daha zor olur temizlemek” dedi bilgiç bir tavırla. Kendine güvendiği belli oluyordu her hali ve seçtiği her kelimeden. Bütün gayreti: iyi niyetini ortaya koymaktı ve karısından da aynısını bekliyordu.
            “Yavrucuğum, sana daha açık söyleyeceğim aklımdakileri. O sözler bana başka şeyler düşündürdü. Ananın demek istediği bence: ‘Kocanın yularını fazla salma, güçlenirse seni bir tarafa koyar başka kadınlarla fingirder. Onun içinde, zengin olmasına fırsat verme, har vur harman savur; iki yakası bir araya gelmesin. Etrafına bakacak hali olmasın kıvranmaktan. İste, durmadan şikâyet et iste, borçlandır. Hep borç ödemekle uğraşsın… gibi’ şeyler anlatmaya çalışmış sana, kıskandırmak istemiş. Kocayı elde tutmanın yolunu kendi aklınca izah etmeye çalışmış sana” dedi kuşkulu bakışlarını gözlerine dikerek Fatma’nın.
            “Şimdi anladım galiba senin günlerdir surat asmanı ve kazayı nasıl yaptığını. Olur mu hiç Veysel’im? Ben böyle bir şeyi nasıl düşünürüm, aşk olsun sana! Dedim ya! Laf olsun diye söylemiştim sana o sözleri ve anlamadan söylemiştim. Boş boğazlık işte benim yaptığım. Dikkat ederim bundan sonra, emin ol bundan. Benden de emin ol. Sen neredeysen ben oradayım, aklına sok. Benim anam, babam, kocam, arkadaşım sensin bundan sonra. Seninle sevinir seninle üzülürüm, aklından hiç çıkarma.”
            Kahvelerinin son yudumlarını alıp fincanları tabaklarına koyduktan sonra, başını kaldıran Veysel “Ah benim eşek aklım, kaç gündür içim içimi yedi, açamadım bir türlü sana. İşte bu kadar basitmiş. Haydi kalk gidiyoruz” dedi elinden sıkıca tutarak Fatma’nın ve hızla kalktı yerinden. Kasaya yöneldi hesabı ödemek için…
            Fatma nereye gideceklerini bilmeden eli elinde yürüdüler ana caddede.  Epeyce oturmuşlardı parkta. Kahvelerinin son yudumu buz gibi olmuştu beklemekten. Güneş tepelerini aşmıştı az da olsa. Bu da demek ti ki: öğleyi geçiyordu zaman. Cadde üstünde yürürken kızarmış tavuk kokusu geldi burnuna. İleriden geliyordu kokular. Hızlı adımlarla yürüdü Veysel o tarafa doğru. Görmüştü artık. “Fatma’m acıkmadın mı, gel yemek yiyelim?” dedi Veysel gülümseyerek Fatma’ya.
            “Acıktım ben de ama burada yemek istemiyorum. Alıp eve gidelim, anan da evdedir; alıp götürelim birlikte yiyelim, sevinir kadıncağız; sen ne dersin?” deyince Fatma, dünyalar Veysel’in olmuştu. Sevincini çok belli etmeden “Olur, iyi düşündün” dedi ve şişman güler yüzlü yaşlı tezgahtara dönerek “İki adet orta boy piliç, paket olacak” dedi parmağıyla işaret ederek kızaran piliçleri.
            Hesabı ödeyip paketi eline aldı Veysel, elinden tuttu tekrar Fatma’nın. Daha sıkı tutuyordu. Yürümeye devam ettiler öylesine… beş on dakika yürüdükten sonra, sanki bir şey unutmuş gibi Fatma’ya başını çevirerek gülen gözleriyle “Senin istediğin bir şey var mı?” dedi birden.  Fatma şaşırmaya başlamıştı Veysel’in hallerine. Birden değişivermişti sanki bildiği Veysel’i. “Hayır, Yok canım” dedi gülücükler saçarak etrafına. Yürürken çiçekçi arıyordu gözleri Veysel’in. Her zaman da olan çiçekçiler sanki ona inat bugün yoktular. Etrafına bakındı tekrar tekrar ve karşı kaldırımda gördü çiçek satan bir kadını. Hemen elinden çekerek Fatma’nın karşı kaldırıma geçtiler birlikte. Bir tane tomurcuk kırmızı gül seçti demetlerin içinden ve Fatma’ya uzattı, “Senin için Canım” dedi, kıpır kıpırdı yerinde. Fatma’nın da gülücükler açmıştı yüzünde, kıpkırmızı olmuştu yanakları. Parasını ödeyip yukarıya doğru yürümeye devam ettiler.
            Fatma şaşkınlığını gizleyemiyordu artık. Elini çekip elinden koluna girdi Veysel’in, öyle devam ettiler yürümeye. Durağı geçmişlerdi. Bir şey daha var aklında diye geçirdi içinden Fatma. Büyükçe bir pasta hanenin önünde durdular birlikte, Veysel vitrine bakıyordu. Kararını vermişti, içeriye girdiler birlikte “Seç bakalım” dedi Fatma’nın gözlerinin içine bakarak. “Bütün pastalarımız günlüktür efendim” dedi güler yüzlü genç bayan tezgahtar. İşaret edilen orta boy çikolatalı pastayı çıkarıp koydu tezgâhın üstüne. Paketledi ve süsledi paketi. Mumlar da koyulmuştu. Fatma’nın merakı iyice artmıştı pasta işinden sonra. Ama nasılsa öğrenecekti biraz sonra. Soru sormaktan vazgeçti. Birlikte çıkıp aceleyle durağa doğru yürüdüler. Evlerine giden arabalar karşı kaldırımdan kalkıyordu. Geçtiler karşıya ve gelen arabaya işaret edip durdurdu Veysel…
            Eve geldiklerinde Veysel’in anası ve kaynanası evde oturuyorlardı birlikte. İçeriye girer girme öyle gülüşürken gördüler onları ve bir an şaşkınlık geçirdi Veysel. “İşte geldiler” dedi anası onlara bakarak. “Gelin bakalım çocuklar, bizde iki dünür sizin dedi kodunuzu yapıyorduk” diyen anasına baktı tereddütle. Hiçbir şey anlamamıştı durumlarından.
            İçeriye girer girmez Fatma “Hoş geldin Ana” deyip elini öptü ve aceleyle Veysel’in elindeki paketleri alıp mutfağa geçti. Veysel de Fatma’nın arkasından gitti. Veysel’in arkasından geldiğini gören Fatma “Sen git otur yanlarında. Ben siniyi hazırlayıp haber veririm” dedi. Sofra hazırlayacaktı öğle yemeği için.
“Sofra hazııır!” diye bağırdı mutfaktan. Veysel ayağa kalkıp onlara dönerek “Buyurun öğle yemeği için bir şeyler aldık, Fatma birlikte yememizi istemişti, eve getirdik.” Dedi gülen gözleriyle. “Benim aslan kızım” dedi kaynana ve hemen ayağa kalktı, dünürünün de ayağa kalkmasını bekleyip birlikte geçtiler mutfağa. Masanın üzerini görünce Fatma’nın anası “Ana’dan rafandır benim kızım, kim ne derse desin” dedi kinayeli kinayeli bakarak etrafına.
“Aklınla bin yaşa kızım, bizde yemeği yeni yiyecektik, tam da denk geldi” dedi Veysel’in anası gelininin gülen gözlerinin içine bakarak. Hemen oturdu sandalyenin birine. Sonra da herkes oturdu masaya. Taze soğan ve yeşilliklerle donatılmıştı masa. Çoban salata da zeytinyağı mis gibi kokuyordu. Veysel karısıyla gururlanmaya başlamıştı. Elinden geliyor her şey, yeter ki istesin diye düşünüyordu lokmasını çiğnerken, içten içe.
Etrafına göz gezdiren Fatma’nın anası, pasta paketini görünce işaret ederek “Bu da neyin nesi damat?” dedi Veysel’e alaylı alaylı bakarak. “Akşama evlilik yıl dönümümüzü kutlayacağız, siz de buyurun gelin” dedi gülümseyerek. Fatma da şaşkındı duyduğundan. Daha bir haftalık evliydiler ne yıl dönümüydü bu? Diye geçiriyordu içinden ve yüzüne bakıyordu kocasının. Masada olan diğerleri de şaşkın şaşkın bakmaya başlamıştı birden. “Biz bugün evlendik Fatma'yla var mı bir diyeceğiniz?” dedi ağzı kulaklarında. Bir taraftan da kocaman lokmalar tepiştiriyordu ağzına. “Öyle değil mi Fatma?” dedi anlaşılmayan bir şekilde. Ağzındaki lokmanın büyüklüğünden zor anlaşılıyordu dediği kelimeler. Kimsenin bir şey anlamadığını gören Veysel “Biz bugün evlendik Fatma'yla diyorum” dedi tekrar. Gülüşmeye başladı herkes onun haline.  Ayağa kalkıp boynuna sarılıverdi Fatma'sı da. Yanağından öptü onu ve tekrar yerine oturdu…
Ayağa kalkmış olan Fatma’nın anası, Dünürünün sağ omuzuna vurup yürürken kızı ve damadına bakarak “Bugün bir şeyler olmuş bunlara, aklım ermedi ama; akşama sizdeyiz dünür.” Diyerek devam etti. “Onların aklı ermiş ya, seninki ermese de olur dünür!” dedi Veysel’in anası, kalkıp gelininin yüzünü okşayarak. Gülümsemişti gelinine bakarak. “Kesene bereket oğlum, senin de ellerine sağlık kızım; güzel bir yemek yedirdin bizlere. Çook sevindirdiniz beni, sizler de sevinin her zaman olur mu yavrularım?..”

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.

Yerleşik reklamlardan, rahatsız oluyor musunuz? Sizi rahatsız eden hangisi veya hangileridir?