Salı, Ocak 17, 2017

ÜÇ KIZ, ÜÇ DAMAT

damat, akan-zaman, gelin,ev, proje, yemek, evlilik
Ev
Mühendis, merhaba, hayırlı işler ve kolay gelsin.”Ahmet kırk yaşlarında on bin nüfuslu küçük ve şirin bir ege kasabasında yaşıyor, gelir durumu orta düzeyde ve kimseye ihtiyacı olmadan aile yaşamına devam etmekte. Kendisi ve ailesi için daha geniş bir ev yaptırmaya karar verdi. Çünkü mevcut evi artık ailesinin ihtiyaçlarını karşılamıyor; daha geniş, ailesine uygun ve rahat edebilecekleri evin tasarımını hayallerinde yaptılar.
“Hoş geldin Ahmet. Nasıl yardımcı olabilirim? Bu arada kahveni nasıl alırsın?”.“Kızım bize iki az şekerli kahve.”
“Mühendis,  benim yukarı mahalledeki arsaya ev yaptırmaya karar verdik. Eski ev dar gelmeye başladı. Biliyorsun çiftçilikle uğraşıyoruz. Avlu alet ve edevatlar için dar geliyor. Beş nüfus olduk, arada büyükler de geldiği zaman sıkış tepiş oluyoruz. Bütün huzurumuz kaçıyor.”
“Şu kahvelerimizi yudumlayalım.  Bu arada sen de kafandakileri toparla. İsteklerini not alacağım. Ama asıl durum, hanımın ile birlikte geleceksiniz bir de O’nun isteklerini alacağım. Daha sonra bir etüt hazırlayıp, etüt üzerinde hep beraber görüşeceğiz”.
“Tamam. Sen akşam maç seyretmeye geliyor musun?
“Evet, herkes de gelecek,  anlaşılan sen de geliyorsun.”
“Tamam, o zaman,  akşam maçta görüşürüz.”
Her zaman gittiğimiz meyhaneye gittim o akşam. Gitmesem rahat bırakmazdı arkadaşlar zaten. Her zamanki gibi; ilk karşılaşmadaki takılmalar, şakalar gırla gitti yine. Benim müşteri de geliverdi aynı anda. Kaynayan kazanın içine düşeceğini nereden bilebilirdi ki?
Henüz uzun bir masanın etrafına tam olarak oturmamıştık ki: Bizim çok konuşan ve şakalarıyla ortalığı kırıp geçiren bir arkadaşımız bu gün kimi seçmişti acaba?  Her birlikteliğimizde aynı soruyu sormuşumdur kendime. Merakla beklerim oturmaları. Tam da oturmalar tamamlanmadan başlardı anlatmaya. Bu gün de aynısı oldu.
-Arkadaşlar erkek çocuk yapmanın sırrını vereceğim sizlere bu gün” dedi etrafına hınzırca gülücüklerini saçarak. “Neymiş o?” dedi masanın ucunda oturan biri. “Acelen ne? Maça var daha, sabret biraz.”
“Aç ayı oynamaz oğlum, biraz tıkıştırayım, hanımdan yana şanssızdım bu gün. Yüzüme bile bakmadı bırakın yemek koymayı önüme. Akşamda eve varır varmaz kapı önüne koydu beni ‘Günüm var, haydi kocalarının yanına’ dedi bana ve kapı önüne koydu. Bakmayın hiç de öyle yüzüme alık alık. Bizim evde hanım sözü geçer. ‘Geçmiyor’ diyen erkek varsa çıksın ortaya da alnını karışlayıvereyim.” Önündekilerden hızlıca atıştırmaya başladı rakı altı yapmak için bolca da zeytinyağlı atıştırıyordu. Etrafına da bakınmayı ihmal etmiyordu bu arada. Kimler üzerine alınıp alınmadığının tespiti içindi bu hınzır kaş altı bakışları.
“E hadi gari, söyle ne söyleyeceksen, çatlatma adamı” dedi uzun boylu esmer arkadaş; oturduğu yerden. İçerisi yavaş yavaş dolmaya başladı yeni gelenlerle. Tam da dolmasını bekliyordu belli ki. Zaman geçirmeye çalışıyordu durmadan. En fazla 70-80 kişi alırdı alsa alsa. Masalar sıkış tepiş olurdu böyle zamanlarda. Zaman akıp gidiyordu hızlıca.
“Hadi başlayalım gari derse: ders bir: Bolca soğan yiyeceksiniz, közde kızarmışından, küle gömülmüşünden. Yağlayacaksınız bol bol zeytinyağıyla. Sarımsağı da ihmal etmeyeceksiniz bu arada darılır sonra. Amca oğlu gibidirler çünkü. Ve sonra yuvarlayacaksınız iki duble aslan sütü, koyulacaksınız işe. Bakın siz o zaman arka arkaya erkekleri. İster futbol takımı kurun isterseniz mahalle. Karar sizin gari…”
Bazıları kızarmaya başladı arkadaş konuşurken. “Bunun gevezeliğini mi dinleyeceğiz ver artık şu nevaleleri garson” dedi başka bir arkadaş. Servisler açılmaya başladı bir taraftan. Ortalıkta bir uğultu başladı bu arada. Kimi iğneliyordu acaba diye meraklı bakışlar dönmeye başladı etrafımızda. Belliydi ki kız çocuğu olanları iğneliyordu.
“Oğlum, olsun da erkek kız fark etmez, hayırlısından olsun. Oğlan da, kız da olsa bizim evladımız; canımız evlatlarımız bizim.”  Dedi başka bir arkadaş kapının yanından. Herkes çevirdi başını o tarafa “Helal be sana tertip, iyi ders verdin şu gevezeye” dedi ince, uzun boylu arkadaş. “Ne dersi vereceğim, ders verene bakın siz; kendisinde de üç kız var. Hala arıyor oğlanı, ilacını kendisi uygulamadı mı acaba merak ettim” dedi gülerek.
“Yeni öğrendim tertip yeni, faydam olsun diye de paylaşıyorum. Kabahat bende: Niye paylaşırsın ki öğrendiğini?” diye de hayıflandı. “Oğlum getir gerisini artık maç başlamadan biraz kendimize gelelim. O balığın başı da benim ona göre, bu sefer kaçırmayacağım. Balığın irisi, başı en lezzetlisi” dedi elini havada sallayarak.
Gır gır şamata kesiliverdi birden televizyonda maç başlayınca. Arada bir sesi çıkanlarda uyarıldı “Kesin sesinizi” diye. Hararetle seyrettik maçı. Beş-altı kiloluk sazanın başı yetti de artı arkadaşın tıka basa doymasına. Balık başını seven pek olmazdı yakın zamana kadar bu meyhane de. İlk seferinde yine aynı büyüklükte bir sazandı ve başına kimse talip olmamıştı birkaç kişiden başka. Bir de mantar ızgara yapmıştık kendimiz. O seferden sonra mantar ızgara da moda oldu. Bazen mantar bulamıyordu işleten, bazen de aldığı yetmiyordu. Hafif sulanıncaya kadar ızgarada pişirip biraz da tuz ilave edildi mi, “Yeme de yanında yat” oluyor bizim mantarlar.
Aradan birkaç gün geçti, ben etütleri hazırladım ve Ahmet hanımıyla birlikte geldiler. Birlikte değerlendirdik. Kabul ettiler etüdümü. Sıra geldi uygulama projesini hazırlamaya. Sıkıştırıyordu beni Ahmet. Bir an önce başlamak istiyorlardı işe.
Bir gün sabahın alaca karanlığında hala çalışıyordum proje üzerinde ve kolon hesaplarını bir türlü tamamlayamamıştım. Boyutları değiştiriyorum olmuyor, yönlerini değiştiriyorum olmuyor; beş altı saattir uğraşırken kahkahayla irkildim birden ve kapıya kaydı gözlerim. Kahkahaya devam ediyordu Ahmet.
“Hayrola, neden bu keyfin ben de bileyim? Dedim biraz da kızgınlıkla sabahın köründe. Uykusuzluk bir taraftan, yorgunluk diğer taraftan ve üstüne üstelik bunların hepsi de boşunaydı. Bir türlü dengeleyememiştim kolonları.
“Ne yapıyorsun öyle omuzlarını oynatıp duruyorsun bir aşağı bir yukarıya doğru? Yarım saate yakın bakıyorum burada, dalıp gitmişsin iyice. En sonunda dayanamayıp güldüm işte. Kızdın mı yoksa?” dedi Ahmet. Anlamıştım meselenin iç yüzünü. Bırakıp her şeyi olduğu gibi, ayrıldım çalışma masasından. Misafirlerle birlikte oturduğum masaya geçtik beraber.
Bizim kahveci erken açardı her zaman mekânını. “Ben söyleyeceğim kahveleri” deyip hemen kalktı Ahmet ve diyafondan seslendi “İki orta kahve” diye. Benim karnım aç olmasına rağmen önemsemedim. Kahvelerimizi yudumlarken anlattım ona, neden omuzlarımın oynadığını. Kolonların hesabında yük durumunu ve basınç etkilerine göre dengeleyemeyince kolonlara destek için omuz veriyormuşum onun gördüğü zaman. Omuz vermelerim de fayda sağlamamıştı. “Bir süre ara vereceğim kafamı toplamak için, bu gün hiç uyumadım, inşaata gidip geleyim; sonra da biraz kestireyim birkaç saat, sonra geçerim tekrar başına” dedim ona.             “Tamam, yahu, dert etme o kadar da, yıpratma kendini; acele dediysek de o kadar değil. Ha bir gün erken ha bir gün geç, fark etmez. Nasıl kafan esiyorsa öyle yap mühendisim” dedi yüzüme şefkat ve merhametle bakarak. Ardından kahvesinin son yudumunu alıp “ Ben geçerken şöyle bir uğrayıvereyim dedim zaten kapıyı açık görünce. Haydi, sana kolay gelsin. Bana müsaade” deyip ayrıldı gülümseyerek. “Kolay değilmiş senin işlerde be mühendis.” diyordu kapıdan çıkarken.
Nihayet inşaat ruhsatını alıp başladı işe. Aplikasyonu – binanın oturma kazıklarını çakmak- yapıverdikten sonra uğramamıştım bir hafta kadar. Bir gün geldi yanıma “Mühendisim ben temelleri bitirdim, gelip bir bakıver bir yanlışlık var mı bizim binada?” dedi. Birlikte gittik onun arabasıyla. İnşaata vardığımda şaşırıp kaldım gördüğüm durumdan. Ortalıkta projede olan ne temel vardı ne de projeye uyan bir şey. Yalnızca taş duvar vardı 50-60 cm. kalınlığında.
“Bu ne Ahmet?” dedim kızgınlıkla yüzüne bakarak. Önce “Hiiiç” dedi suçlanmış gibi, ellerini ovuşturuyordu durmadan. Kafasında bir şeyler vardı belli ki ama bir türlü söyleyemiyordu. Ben de çok merak ediyordum nedenini bu yaptıklarının. O kadar da para ödemişti bu projeyi yaptırmak için. Gördüklerime bir anlam veremiyor ne yapmam gerektiği konusunda kafam allak bullak olmuştu bir anda. Sıkıştırdım biraz “Ne yapacağız şimdi, nasıl çıkacağız için içinden?” diye. İşin sorumlusu bendim mesleki olarak. Belediyeyle aramız açılacaktı olanlardan. Kara kara düşünmeye başladım mevcut durumun çözümü için. Ama nedenini bilmiyordum hala. Biraz daha sıkıştırdım ve hukuki sonuçlarını anlattım mevcut halin. Bir süre daha düşündükten sonra yanıma gelip kolumdan çekerek inşaattan ayrıldık ve bahçede asmanın altına oturduk birlikte.
“Hanım bize iki acı kahve ver.” Dedi başını yukarıya kaldırarak. “Tamam, getiririm hemen” dedi hanımı. O da telaşlıydı anlaşılan, sesi boğuk gelmişti kulağıma. Kahvelerimiz geldi hemen ve hanımına göz attı Ahmet; sen ayrıl demek istemişti ona.
“Bak mühendisim, bana kırılma ve beni anlamaya çalış olur mu? Sen biliyorsun, bende üç kız var Allah bağışlarsa. Maşallah üçü de erkek gibi ama sonunda ele gidecekler. Ben senin yaptığın projeyi ne yapayım, damatlara ev mi yapıvereyim? Şunun şurasında başımızı sokacak geniş bir yerimiz olsun istiyoruz o kadar. El âlem dalga geçer benimle ‘Erkek adamın erkek damadı olur, damatlara daire mi yapıyorsun?’ diye. Hanımla oturup konuştum. Allah’a şükür durumumuz iyi. İleride evlenip gittiklerinde alıveririz her birine birer daire. Mesele milletin dalga geçmesinde, anlıyor musun beni?” dedi başını biraz öne eğerek. Üzgün ve suçlu görünüyordu.
Durumunu anlamıştım, yapılacak bir şey yoktu; olan olmuştu bir kere. Şimdi sıra nasıl çözüleceğindeydi meselenin. Nal der mıh demezdi bu saatten sonra bizim Ahmet. Omuzuna vurarak  “Akşam yemekler senden.” Dedim şaka etmek için. Biliyordum bonkördür. Benim derdim onun yemek ısmarlamasında değil onun rahatlamasındaydı. “Lafı mı olur mühendisim, emrin olur.” Dedi o da benim omuzuma vurarak.
Birkaç gün içinde bütün projeyi sil baştan yaptım ve yığma bina türünde hesapladım tekrar ve çizimleri bitirip ruhsatı değiştirdik sil baştan inşaata devam ettik. Bitirip oturmaya başladılar. İlk oturmaya başladıkları gün akşam yemeğine davet ettiler beni. Seve seve gittim yemeğe. Eski günleri ve ilk inşaata vardığım günü konuştuk tekrar ve gülüştük hep beraber. Güzel bir akşam oldu benim için. Hanımına ve kızlara teşekkür ettim elleriyle hazırladıkları nefis lezzetli yiyecekler için.
“Kız bizim, oğlan bizim. Vursun davullar!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.