Perşembe, Mart 02, 2017

KAŞIK-7


İki kaşığı yan yana olmayacak kocanın, iki kaşığından birini mutlaka kıracaksın!
BÖLÜM-7
15 Eylül 1988-Akşam
""

KAŞIK

                Veysel ve Fatma’nın keyfi kaçmıştı iyice ve huzursuzlukları gözlerinden okunuyordu sessizce ve düşünceli yerlerinde otururken. Arada bir birbirlerine bakıyor konuşmak için fırsat kolluyorlardı anacak ikisi de cesaret edemiyordu ağzını açmaya. Kıpırdanıyorlardı yalnızca koltuklarında. Bir zaman öylece oturdular arada bir duvarda asılı olan saate bakarak.
                Hüsnü ve Hüsniye eve giderken sokakta gürültü yapmak istemiyorlardı ve sessizce yürüyorlardı evlerine doğru; Hüsniye, Hüsnü’nün hep birkaç adım arkasında yürüyor onun adımlarını izliyordu sanki ve sokak lambalarının ışıkları altına gelindiğinde, dikkatini iyice yoğunlaştırarak Hüsnü üzerinde; el kol ve vücut hareketlerini izliyordu. Eve varınca olabileceklerin şiddetini ve tonunu kestirmeye çalışıyordu.
                Saat, zamanın gece yarısını çoktan geçtiğini gösteriyordu. Ne Veysel’in ne de Fatma’nın gözlerinde uyku vardı. Veysel olanları kendine göre değerlendirdi, eğer Fatma ağzını açmazsa hiçbir şey söylememeye karar verdi; en azından şimdilik, ileriki günlerde konuşacaklarını planladı kendince. Bu işlerin bir yolu olmalıydı, böyle olması mümkün değildi, evliliğinin tehlikeye gireceğini düşünmeye başlamıştı yaşadığı kısa sürelik evlilik hayatındaki huzursuzluklardan dolayı. 
            Biraz rahatlamak niyetiyle televizyonu açtı ve sanki hiçbir şey olmamışçasına dikkatini yoğunlaştırmaya çalışarak izlemeye koyuldu. Bir zaman devam etti aynı pozisyonda, fakat gitgide sıkılmaya başladı Fatma’nın sessizliğinden de. Fatma’nın ağzını bıçak açmıyordu, kilitlenmiş gibi oturuyordu oturduğu yerde ve dikkatini duvardaki saate vermiş öylesine bakıyordu dalgın dalgın. Çok üzüldüğü belli oluyordu suratından.
                “Neden Allah'ım, benim anam babam da başkalarınınki gibi değil? Bu kadar huzursuzluk yaratmaya çok istekli bir anayı neden verdin bana? Nasıl kalkarım ben bu yükün altından?” aklından bir sürü soru ve düşünceler geçiyordu Fatma’nın. 
                   Veysel elindeki kumandayı Fatma’ya uzatarak ayağa kalktı birden ve kapıya yöneldi. “Nereye?” dedi Fatma, şaşkın ve titrek ses tonuyla. “Hiç, mutfağa” diyerek yürümesine devam etti Veysel. Fatma bir anlam veremedi ilk anda bu harekete ve ses tonuna Veysel’in; şaşkınlığı daha da arttı. Eline aldığı kumandayı bırakıp ayağa kalktı ve arkasından gitti Veysel’in.
                Mutfakta dolapları açıp açıp kapatıyordu Veysel. Bir şeyler aradığını düşünen Fatma: “Ne arıyorsan bana söyle, belki ben bilirim yerini aradığının” dedi. Daha sıcak ve yardımcı olmaya istekli bir ses tonu vardı Fatma’nın. o anda iki yabancıydılar sanki mutfakta. İlk defa böyle oluyordu bu eve gelin geleliden beri. “Şunu şurasında daha kaç gün oldu da hemen soğumaya başladı havalar; hep anamın şom ağızlığı yüzünden, patavatsız patavatsız konuşmalarından bunlar” diye fısıltıyla konuşuyordu Fatma; fısıltısını kendisi bile duymuyordu.
                “Bir şey mi dedin Fatma?” dedi Veysel arkası dönük etrafa bakınırken.  “Ben anladım galiba ne aradığını canım, üst dolabın en arkasına saklamıştım geçenlerde temizlik yaparken. Anan görsün istemedim; üzülmesin kadıncağız, oğlum kederler içinde diye düşünmesin istedim.”
                Fatma’nın dediği yerde buldu yarım olan rakı şişesini. Bir arkadaşından alıyordu el yapımı olan rakıyı. Fiyatı oldukça ucuzdu piyasaya göre. Çok canı sıkıldığında ilaç niyetine alıyordu bazen birer ikişer çay bardağıyla. Gevşeyip uyumasına faydası olduğunu düşünüyordu.
                Fatma istemiyordu aslında alkol almasını kocasının. Bu seferlik bir şey söylemeyecekti, durum ortadaydı. Ağzını açarsa kırgınlık olabilirdi arkadan gelecek sözlerden. Hiçbir şey kestiremiyordu artık Fatma. Ne yapabileceğini düşündükçe de başı dönüyor, midesine kramplar giriyordu bazen. Düşünmemeyi deniyor o zaman da olanları anlamıyor gibi görünüyordu; bu durum daha da aptalca geliyordu kendisine. Her şeyi anlayabildiğini göstermeye çalışıyordu aslında. Belki tam ifade edememişti kendisini. Kafası karışmaya başladı yeniden.
                Veysel şişeden iki parmak yüksekliğinde rakı koydu su bardağına ve üzerine su ilave etti. Ayrı bir su bardağına da su doldurdu içine iki adet de buz parçası koydu. Her bir bardağı birer eline alarak yatak odasına doru yürüdü, arkasından da Fatma devam etti.  Fatma odaya girmeden salona geçti ve televizyonu kapattı, lambayı da kapatarak yatak odalarına geçti.
                Öylece Veysel’e bakıyordu iliştiği yatağın üzerinden. Veysel sandalyeye oturmuş, bardaklarını da aynanın önüne bırakmış aynada kendisine bakıyordu; bir şey inceliyor gibiydi. Doluca bir yudum aldı rakıdan ve başını öne eğerek zorlanıyormuşçasına yuttu rakıyı, hemen arkasından sudan yudumladı bolca. Aynadan Fatma’yı da rahatça görebiliyordu ama onun kendisini izlediğini fark etsin istemiyordu o anda. Ne de olsa o da etkilendi olan bitenlerden. Ne güzel başlamıştı her şey diye geçirdi içinden.
                Fatma geceliğini giydi öylece uzandı yatağa. Ellerini başının altında birleştirmiş gözlerini de tavana dikmiş düşünüyordu.  Epeyce bir zaman geçti sessizlik içinde. Veysel rakısını bitirmiş olduğu yerde oturuyordu. Bir an dalan Fatma Veysel’e baktı ve oturmaya devam ettiğini görünce yerinden kalkıp yanına geldi boynuna kollarını doladı, başını başına yasladı bekledi öylece. Veysel birkaç dakika hiç kıpırdamadı, tepki vermiyordu. Bir zaman sonra ellerini kaldırıp Fatma’nın   kollarına dokundu. “Şu bardakları bırakıp geleyim ben” diyerek yerinden kalktı. Fatma, Veysel’den önce davranıp bardakları aldı “Hadi sen soyun, ben bırakır gelirim” diyerek kapıya yöneldi...
                Fatma geldiğinde Veysel pijamasını giymiş yorganı açıyordu. Fatma da diğer tarafına geçip yorganın köşesini açıp girdi yatağa. Her ikisi de ellerini başlarının altında birleştirmiş öylece tavana bakıyorlardı…
                Eve varan Hüsnü ve Hüsniye doğruca yatak odasına geçtiler. Hoş, evde kendilerinden başka kimse yoktu ya. Yine de yatak odasını tercih etti Hüsnü, arkasından da Hüsniye girdi. Daha Hüsniye içeri girer girmez ağzını açtı Hüsnü. Ses tonu çok gergindi ve kelimelerini özenle seçmeye çalışıyordu. “Otur şöyle karşıma Hüsniye” dedi eliyle karşısındaki sandalyeyi göstererek. “Tamam” dedi Hüsniye kısık bir sesle.
                “Bak Hüsniye, bu son olsun istiyorum artık. Şimdi kulağını açacaksın ve beni iyi dinleyeceksin. Aksi halde bu yaştan sonra insanlıktan çıkarma beni. Eski deli günlerime dönmeyeyim. İyi anladın mı beni?” dedi el kol hareketleriyle. El kol hareketleri hızlıydı.
                “Tamam Bey” dedi başını öne eğerek Hüsniye.  “Kadın, akılsız kadın; hiç mi düşünemiyorsun sen bu kızın durumunu? Ne yapacaksın bir haftalık evli kızını ayırıp da yastık mı yapacaksın başına. Gönlün nasıl razı olacak boynunun burulmasına? Olan oldu artık geriye dönüş yok, kafana sok bunu; aksi halde ben sokmasını bilirim o akılsız kafana. Bir daha mı? İstersen bir dene, el içinde falan demem; çenenin ayrılıverdiğini görürsün hemen oracıkta. Eli ayağı titremeye başladı Hüsnü’nün.
                “Dur Bey, sakin ol. İlaçlarını getireyim” diyerek telaşla ayağa kalktı Hüsniye ve çekmeceden ilaçlarını çıkarıp verdi eline Hüsnü’nün. Aynanın yanında duran sürahiden de bir bardak su doldurup verdi. İlaçlarını yutan Hüsnü: “Sakın, bir daha ağzımı açmaya mahal verme, elimden kaza maza çıkacak sonra. Bu yaştan sonra hapishane köşelerinde ölmek istemiyorum.” Başını iki yana sallayarak “Hoş, kızım rahat eder ya! Hele bakalım!” diyerek gözlerini dikti Hüsniye’ye ve “Onun da sırası gelecek böyle gidersen” dedi, elindeki bardağı ve ilaçları uzattı Hüsniye’ye.    Hüsniye onları yerine koyarken kendisi yatmak için hazırlandı, Hüsniye yardım etmeye çalıştı Hüsnü’nün yatağa girmesine. Hüsniye de hazırlanıp girdi yatağa. Sırt sırta yattılar bir zaman.
                “Yarın gideceksin Dünürüne ve önce dünüründen, daha sonra da çocuklardan; özellikle damadının gönlünü alacaksın, eve yemeğe davet edeceksin istediğin bir günde.  Özürüm büyüğü küçüğü olmaz, özür özürdür ve bu senin özürün; kabulleneceksin eşekliğini, özür dileyeceksin herkesten. Anladın mı?” dedi Hüsnü, biraz daha yumuşak bir ses tonuyla ve sırt üstü döndü yatakta. “Hadi hayırlı geceler” dedi yorganı biraz daha çekti başına doğru.
                Hüsnü’nün horlama sesi gelmeye başladı bir zaman sonra. Bir türlü uykusu gelmiyordu Hüsniye'nin, kocasından yediği laflara mı yansın; kızının bir çulsuza varıp rezillikler içinde ömrünü geçireceğine mi yansın bilememişti o an. İçin için hem kocasına hem de kızına kızıyordu. Bir türlü kızına kızgınlığını atamamıştı içinden hala da atabilmiş değildi. Kafasına koymuştu ayırıp zengin bir kocaya vermeyi. Hazırdı da zengin koca, bugün ayrılsa yarın nikahı basardı adam. Neyi vardı sanki, adam adamdır sonuçta. Ne olmuş iki küçük çocuğu varsa, bakardı Fatma; eli kolu mu kırılacaktı iki masum yavruya bakmakla. Bir eli yağda bir eli balda olurdu hiç olmazsa. Kendisi gibi ömür boyu amelelik, temizlik yapmazdı ellerin işlerinde.
                Kendi kendine konuşuyordu içinden içinden Hüsniye. Bir an Hüsnü’nün dedikleri ve el kol hareketleri, hele o kan çanağına dönmüş gözlerini patlatarak “Elimden bir kaza çıkacak” demesi geliverdi gözlerinin önüne ve irkildi birden. Sırt üstü döndü yatakta, ben de ölümüme susadım her halde, Allah'ım, sen beni koru; aklımı başıma devşir. Diye geçirdi içinden ve birkaç dua okudu fısıltıyla. “Allah'ım sonumuzu hayır eyle, akıl fikir ihsan eyle tüm kullarına…”
               
                                                                                02-03-2017

Halil GÖNÜL


Görsel: Pixabay.com

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.

Deneyimlerinizden yola çıkarak insanları nasıl değerlendirirsiniz?