AKAN ZAMAN

Akan zaman, birlikte akar. Yoksan, akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki, akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Perşembe, Ekim 05, 2017

Yalnızlık bu kadar mı güzeldir!-1/2

           
"Yalnız"
           Yalnızlık bu kadar mı güzel olur dedim ilk defa ömrümde. Bir düşünün isterseniz, koskoca bir dünya ve içinde siz tek başınıza. Ne bir sinek ne bir gürültü var çevrenizde, ıpıssız ortam. Bir tek kendinizlesiniz. Ancak bu kadar rahatlığa rağmen içiniz o kadar kalabalıktır ki sanki bütün geçmişiniz içinizden bağrışıyordur var güçleriyle avaz avaz. Çook uzaktan geliyor gibidir sesleri aslına bakılırsa fazla rahatsız etmezler sizi. İçlerinden bazı sesler vardır ki sızlatır yüreğinizin bir parçasını isteseniz de istemeseniz de elinde değildir bir şey yapmak, susturamazsınız yüreğinizin o köşesini. Nasıl da işgal etmiş o köşeyi, bir türlü kopmaz yerinden. Boşa çaba harcamayın bence, dinleyeceksiniz arka fondan.

            Düşünceleri konuşuyor yaşlı adamın. Adam dünden kalan spagetti makarnanın tavada kalanını ısıtmak için ocağın üstüne koydu, yorgunluğu belliydi halinden, düşünceli oluşu da. Bir süre elindeki çatalı tuttu havada, ocağı yakacaktı ama duraksadı. Geriye döndü çatal elinde ve yemek masasına baktı gayri ihtiyari, dalgın bakışları göz gezdirdi masanın üzerindekilere.
            Gerçi masanın üzerinde kirlilik, ince toz ve ekmek kutusu, çaydanlıktan başka bir şey görünmüyordu. Uzun bir süredir el değmemiş gibi görünüyordu. Ha bir de köşesi kırık bir tepsi, gül desenli ilk aldığı ev gerçi vardı masanın uzun köşesinde. Ben buradayım diye bağırıyordu. Hasta ihtiyar üzerine akıtmasın diye alınmıştı o tepsi. Yıllardır aynı yerde durmuştu yılıp bıkmadan. Hiç de yerimi değiştir dememişti, şikâyet etmemişti temizle beni diye. Ne anlayışlı bir tepsiymiş ki köşesi kahrından çatlamıştı sadece. Tüm güzelliği üstündeydi hala.
            Aklına geldi masaya bakarken, karnı guruldadığında. Al sana bir gürültü, kaçışın mı var sanki? Diye geçirdi içinden ve ocağın yanına gitti dönüp birkaç adım atarak. Sol eliyle tavanın altını yaktı, çatalla makarnaları serdi tavanın dibine ince ince, hepsi ısınmalıydı. Yalnızca domates salçası ve zeytin yağı kullanmıştı sos için. Tavanın dibinde yeterli zeytin yağı olduğu için tavanın dibi tutup veya yanmayacaktı, emindi bundan ama bir süre ısınıp cızırtı sesleri gelmeye başlayınca tedirgin oldu. Elindeki çatalı tavanın içine bırakarak karşısında duran zeytin yağı şişesine baktı. Biraz lazımsın sen bana diye düşünüp elini uzattı şişeye. Kapağını açarak biraz gezdirdi cızırdayan tavanın içine, makarnaların üzerine.
            Yumurta, tavuk yumurtası geldi aklına. Makarna azdı, yetmeyecekti doymasına. Sabahleyin de kahvaltı yapmamıştı doğru dürüst, krakerle ve çayla geçiştirmişti. Buzdolabının kapağını açarak tek bir yumurta aldı eline ve koydu bankonun üzerine, dolabın kapağını kapattı. Çatalla karıştırdı makarnaları, hepsi ısınmalıydı ki üzerine kırdığı yumurta da rahat pişmeliydi.
            Ne kadar lezzetli olabileceğini düşünmeye çalıştı elinde olmadan. Midesi düşünüyordu aslında hepsini. Kendisi aramazdı yiyecek içecek, elinin altında ne varsa yetinmesini öğrenmişti yaşadığı hayatında. Yetinmek sanattı kendisi için, hayatta hiç yetinmediği bir şey olmamıştı sevginin haricinde.
"Yumurtalı makarna"

            Şu sevgi de ne menem bir yiyecekse ne doyan oluyor ne de doymayan, hiçbir şey belli değil sevgiden yana. Kendisinin olmuş muydu acaba seveni veya sevdiği, daha doğrusu sevgi yemeği olmuş muydu sofrasında ki kaşık kaşık ağzına, gönlüne doldurmuş muydu?
            Bu makarnalar ve içine kırılan yumurtalar sevgiyle göz kırpıyorlardı kendine, gülümsedi göz kırparak kendisi de. Adeta konuşuyordu makarna ve yumurtanın her parçasıyla. Çatalla dokunduğu her bir parçanın sesini duyuyordu. Rahatsızlık hissetmeden bakıp sık sık yerlerini değiştiriyordu makarna ve sarı, beyaz yumurta parçalarının, makarnaların. Tavanın dibinde yapışmalar ve pembeleşmeler gördü, tamam diye düşünerek son bir kez daha çevirmeyi ve karıştırmayı düşündü tavanın altındaki ateşi en aza getirerek.
            Cızırtılar ve kokular geliyordu. Çatalı bıraktı içine, ateşi söndürdü ve dönüp geriye çaydanlığa baktı. Çay da gerekli diye düşünüp eline aldı, içindeki eski posayı döktü bir naylon poşete ve ağzını kapatıp çöp kutusuna attı. Isıttığı suyu içine boşaltıp çayı koydu suyun üzerine ve kapağını kapatıp üzerine de bir bez kapattı çabuk soğumasın diye. Ninesi de öyle yapmaz mıydı?
            Ohh, ne de güzel oldu bunu düşündüğüm diye geçti içinden, inanamaz durumdaydı halini, hislerini, düşüncelerini ama bir tuhaf rahatlık vardı üzerinde. Her şey birbiri içine girmiş olmasına ve karmakarışık bir belirsizlik içinde olmasına rağmen. Başka bir zaman olsa için için kaynayan bir kazan gibi kaynardı, yere göğe sığmaz isyanlar içinde olurdu.
            Makarna tavasını getirip kırık tepsinin üzerine koydu yavaşça, sanki incinmesini istemiyor gibiydi tepsinin. Tepsi gülümsüyordu kendisine.  Arada temizlemişti tepsiyi, pırıl pırıl görünüyordu ve üzerine konan tavayı avuçlarının içine almış yemeğini ikram ediyordu kendisine.
            Yeterince zaman geçmiş olduğunu düşündü çayın demlenmesi için. Eğildi üzerindeki bezi aldı bir eline diğeriyle de demliğin kapağını açıp içine göz attı. Çay yaprakları çökmüştü suyun içine. Tamam demekti bu durum, demlenmiş artık. Bardağı önüne çekerek çay doldurdu bardağına. Kıpkırmızıydı çay, hani denir ya tavşan kanı, aynı öyleydi. Bir yudum aldı keyifle.
            Çatalla tavanın bir kenarından makarna ve yumurta aldı, ağzına götürürken dökülenler oldu, hiç aldırmadan ağzına götürdü çatalda kalanları. Fena değildi ama yağı biraz fazla kaçmış olmalı ki ıslaklığını hissedebildi. Keşke sonradan ilave ettiği yağı koymasaydım diye düşünerek çatalını daldırdı tekrar.
           İlk defa böyle bir yiyecek hazırlamıştı, aklına o anda acıktığını midesinin haber verdiği anda düşünmüştü. Bundan sonra belki tekrar yaparım diye düşündü. Kolay bir işti. Her zaman bir kolayını bulmuştu hayatındaki zorluklara, bu yüzden sorunlar yıldırıp korkutmuyordu kendisini. Bir çözüm bulurdu mutlaka çok fazla zaman geçirmeden.
            Yalnızca elinde olmayan, kendisinden başkalarının da olması gereken çözümlere çare bulamıyordu. Kendi başına olduklarının çaresi mutlaka vardı. Bu durumunun iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi olduğunu sorgulamıştı arada bazen ama söylenecek bir şey yoktu. Bazen olmadığı zaman olmuyordu işte, tek söylenilebilecek buydu. Kendince çok şey anlıyordu bu cümleden ama başkalarının ne anladığını bir türlü anlayamamıştı.
"Tavşan kanı çay"

            Çözüm kelimesi gülümsetti bir an, gidip aynaya bakma ihtiyacı hissetti. Aynada gördüğü yüzüne gülümsedi buruk buruk ama aynadaki yüz ona kahkahayla gülüyordu, burnunun üstündeki iki adet gözlüğe bakarak. Çare bulmuştu yakın ve uzak görme sorununu çözmüştü. Yakın gözlüğünü burnunun ucuna takıyor, uzak gözlüğünü de aynı anda burnunun dibine dayayarak takmıştı. Altta yakın gözlüğü, onun üstünde uzak gözlüğü duruyorlardı, yakın arkadaş gibi sarmaş dolaş olmuşlardı. Aralarında bir anlaşmazlık görünmüyordu.
            Yakın ve uzak aynı gözlük üzerinde olsaydı dünya kadar para verecekti ve canı yanmıştı ücreti duyunca, bir ömür boyunca idare ederdi o parayla ayrı ayrı gözlükler alarak. Gülerek döndü masaya tekrar. Gülümseyerek çatalını daldırdı makarnalara, çevirdi çatalı bir süre. Makarnalar sarılmıştı çatalın çevresine. Dikkatlice ağzına götürdü yavaş yavaş sarsmadan. Eli titriyordu ama o kadar da önemli değildi onun için.
                                                                                                                   04-10-2017
                                                                                                                   Halil Gönül 
1/2

Görsel: Google Görseller

4 yorum :

  1. Yıllardır minik evimde yalnız yaşadığım için severim ben yalnız olmayı.İnsan daha çok üretebiliyor :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Daha Mutlu Yaşam,
      Üretme konusunda haklısınız, daha verimli oluyor insan ve dikkatini dağıtan fazla bir hareket olmuyor.
      İnsan her duruma ve ortama alışıyor zamanla. :)

      Sil
  2. bu yazıdaki yalnızlık hoş değil sankiiii :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. deeptone,
      evet aslında buruk bir yalnızlık. nefessiz kalıp da bir an nefes alma fırsatı yakalama gibi bir şey. :)

      Sil

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.