AKAN ZAMAN

Kişisel blog, akan zamandaki yaşam izlerinden derlenen özgün içerikler; hikaye, şiir, anı, gözlem, yorum, sitem, alınan dersler olarak yansır gün yüzüne.

Salı, Mayıs 02, 2017

Kaşık-10-Veysel Ustabaşı

“İki kaşığı yan yana olmayacak kocanın, iki kaşığından birini mutlaka kıracaksın!”

BÖLÜM-10

16 Mart 1989

VEYSEL USTABAŞI

KAŞIK

         Veysel kariyerinde hızlı ilerledi kısa zaman içinde. Önce kısım ustalığına, ardından üç ay gibi kısa sürede baş usta olmuştu atölyeye. Maaşına da zamlar yapılmış, sıkıntı çekmiyordu artık eskisi gibi. Fatma’nın bir dediğini iki etmiyor her dediğini karşılamaya çalışıyordu ama bir taraftan da yetişemeyeceğinden endişe duymaya başlamıştı çünkü: Son zamanlarda istekleri çoğalmaya başlamış, olur olmaz şeyler istemeye başlamıştı Fatma. Zaman zaman tedirginlik yaşasa da zamanla düzeleceğini düşünerek sesini çıkarmak istemiyordu. Karısının kalbini kırmak istemiyordu her şeyden önce.

                Fatma’nın günleri artmış, kılık kıyafetleri değişmeye başlamıştı eskiye göre. Fatma kılık değiştiriyordu sanki. Yılanın eski kabuğunu attığı gibi Fatma da kabuk atmaya başlamıştı. Özellikle gelin kaynana sürtüşmeleri kendisini çok rahatsız ediyor ve nasıl önüne geçeceği hakkında bir fikri yoktu. Bocalayıp duruyordu bu konuda. Bir keresinde Fatma kulağına çıtlatmıştı “Ananla aynı evde yaşamak zor olacak bizim için” demişti de duymazlıktan gelmişti ama tepesinden aşağı da kızgın sular dökülüvermişti. Gecelerde uykuları kaçmış, kimseye bir şey de diyememiş, arada kalkıp mutfakta vakit öldürmüştü kendi kendine. Yaşlı, cefakâr anasının gözleri hiç de gitmiyordu gözlerinin önünden, rahatsızlığını hissediyorlar birbirinin ama bir türlü de ağızlarını açıp bir şeycikler söyleyemiyor ana oğul birbirine. Hep gözleriyle konuşuyorlardı uzun bir süredir.
Usta başı emekli olunca şansı açılıvermişti birden. Usta başının ayrılmasına oldukça üzülen Veysel bir hafta kadar yalnızlık hissetti kendinde. Ne de olsa yıllardır birlikte çalışmışlardı ve her başı sıkıştığında yanında bulmuştu her zaman usta başını. Usta başının ayrılmasının altında başka nedenler aranıyordu, söylentiler de dolaşıyordu ortalıkta. Bazıları başka fabrikalardan teklif aldığını, maaşının dolgun olduğunu söylüyorlardı. Veysel inanmak istemiyordu bu dedikodulara. Usta başına toz kondurmak istemiyordu gönlünce. Bir taraftan da hiçbir şey söylemeden ani kararla ayrılışını düşünmeden de yapamıyordu…
                Fatma geçen süre içinde kararsızlıklar içinde gelip gitmiş, anasıyla birlikte evlendirilmesi düşünülen adamı görmeye gitmişti. Görmeye gitmezden önce hayaller içinde yüzmüş kendi kendini evlendirip boşandırmıştı birkaç kez. Rüya gibi geçmişti günler onun için, ta ki o güne gelinceye kadar.
                Hüsnü, kızı ve damadını dünürüyle birlikte yemeğe davet etme tembihini takibi bırakmış, karısıyla uğraşmaktan vazgeçmişti bu konuda. 
                Hüsniye dilinin ucuyla davet etmişti ama karşı taraftan da pek istekli görünmüyorlardı bir araya gelmeye. Gönüllerde kırgınlık olduğu apaçık ortada görünüyordu. Söylemiş olmak için Hüsnü’nün kulağı duyacak şekilde söylemişti telefonda kızına. Hüsniye de zaten istemiyordu böyle bir şeyi. Kesin kararlı görünüyordu kızı kocasından ayırmaya ve zengin bir koca bulmaya. Kendisine böyle bir fırsat çıksa hiç durmazdı bu yaşta bile. Fatma’yı hiç rahat bırakmadı, sürekli kulağına bir şeyler üfürdü durdu. Araya bazı tanıdıkları da sokarak işi iyice abarttığının farkında bile değildi. Konu komşu bu durumu yadırgayıp el etek çekmeye başladılar kendilerinden. Bunu fark eden Hüsnü içine kapanmış, bu yaştan sonra kimseyle dalaşmak istemiyordu. Kendi dünyasına kapanarak dışarıyla ilgisini kesmiş bir halde yaşamaya devam ediyordu. “Karı, karı kılıklı oldu mu ne laf dinler ne de ar pir bilir; hele bir de ar damarı yırtıksa elden bir şey gelmiyor.” Diye sızlanmıştı dert arkadaşına bir seferinde.
                “Karı dediğin ana, dost, yar, arkadaş, hepsinden önemlisi de gözü tok gönlü zengin olmalı; bunlar sonradan alınıp satılmıyor ki alıp vereyim kullan diye, maya bu bozuk oldu mu yoğurt tutmuyor ya da ekşi oluyor yoğurdu. Elden ne gelir, işte geldim gidiyorum, bu saatten sonra da Allah’a havale ettim artık. Gönlüm ve kalbim kırık.” Diye anlatırken derdini arkadaşına gözlerinden birkaç damla yaş dökülmüştü.
                Hüsniye çok erken kalkıp Hüsnü’nün kahvaltısını hazırlamış ve ilaçlarını masaya koyarak “Ben çıkıyorum, kız çağırdı” diyerek ayrıldı evden. Sormadı Hüsnü hiçbir şey, merak da etmiş görünmüyordu ama sesini duyar duymaz kalbi hızlanmaya başlamıştı birden. “Bir b… var ya hayırlısı!” diyerek mutfağa doğru yürümeye başlamıştı…
Ev
                  
                Adam evde yoktu vardıklarında. Anasının dediği kadar da vardı görünen duruma bakılırsa. Etrafı sur gibi duvarla çevrili bahçe içinde üç katlı kocaman bir bina ve etrafında da birkaç tane daha küçük binalar vardı. Her taraf yeşiller içinde ağaç ve çiçeklerle doluydu. Çiçeğin her türlüsü var gibiydi sanki. Bir an gözleri daldı çiçeklere bakarken. Her şey iç içeydi, çiçekleri birbirinden ayırmak zor oluyordu kendisi için.
                Bahçe kapısına geldiklerinde siyah üniforma gibi kıyafeti olan orta yaşlı bir adam içeri almıştı kendilerini. Kimsiniz, necisiniz diye bir soru da sormamıştı hiç. Adam sanki kırk yıllık ahbap gibiydi kendilerine karşı. Bu durumu yadırgadı biraz yadırgamasına ama diğer taraftan da kendilerine değer verildiğine yorumlamaya çalıştı. Yoksa sorgu sualsiz neden alsındı adam. Hem de çalışan birisi olarak. Demek ki adama tembih edilmişti.
                Görkemli bir salona alınmışlardı anasıyla birlikte. Adam bir şey isteyip istemediklerini sordu önce. İkisi de aynı anda “İstemiyoruz” deyince “Beyim birazdan gelir, gideli epeyce oldu” dedi ve hızla kapıya doğru yürüdü. Kapıya varınca da tekrar geriye dönerek “Eğer bir istediğiniz olursa -kapının yanını işaret parmağıyla göstererek- bu zile basın ben hemen gelirim” diyerek tekrar dönüp yoluna devam etti. Anası ağzını bir karış açmış etrafı incelemeye koyuldu. İçinde sıkıntılar daha da fazlalaşan Fatma ise ellerini birbirine sürtüp duruyordu durmadan. Gelmiş olmasını da yadırgamaya başlamıştı oturur oturmaz. Hangi akla hizmet ederek geldim ben buraya diye de sormadan edemiyordu kendine. Bir an hemen çıkıp gitmek istediyse de tuttu kendini. Merak ediyordu şu anasının öve öve bitiremediği adamı…
                Bir saat kadar bekledikten sonra, ıssız olan ortalık birden hareketlendi ve bahçede sesler gelmeye başladı. Öğle vaktiydi bu arada. Duvardaki saat öyle diyordu. Kendi saatine baktı Fatma, doğruydu duvardaki saat. İçini sıkıntı bastırmıştı iyice. Kendini sahibi olmayı düşündüğü evde sıkıntı bastırıyordu ve sığıntı, yabancı hissetmeye başlamıştı otururken. Bana göre değil diye içinden geçirmeye başladığı zamana denk gelmişti ev sahibinin gelişi.
                Ortalıkta bir telaş ve gürültü başlamıştı, arada bir tabak çatal sesleri geliyor, gülüşmeyle karışık başka sesler de gelmeye başladı kulağına Fatma’nın. Bayan sesleri vardı çoğunlukla ve neşeli bir hava olmalıydı oldukları yerde, bol bol kahkaha atıyordu birisi.
                “Ooooo, hoş gelmişsiniz Fatma Hanım, Hüsniye Hanım” sesiyle irkildiler birden. O kadar yüksek tondaydı ki ses bir anda refleks olarak başlarını çevirmelerine neden oldu sese doğru. Gözlerinde siyah gözlük ve spor bir kıyafetle orta boylu, 40 ile 50 yaş arasında başı tamamen kazınmış bir kişi vardı karşılarında ve kendilerine doğru geliyordu hızla. Fatma irkildi ve korkuyla karışık ayağa kalktı birden. Hiç de bildiği tanıdığı erkeklere benzemiyordu gelen adam. Kulaklarındaki küpeye ve parmaklarındaki yüzüklere takıldı gözleri.
                “Kusura bakmayın, acil bir işim çıktı da iş yerine gitmek zorunda kaldım. Sizi karşılayamadım bu yüzden, umarım benim adam iyi karşılamıştır sizi, hemen söyleyin bir hatası olduysa ağzına …” diyerek kendilerinin cevabını beklemeden Fatma’nın elini yakaladı birden ve gözlerinin içine bakarak öpüyormuş gibi yaptı. Fatma korktu önce kaçırmak istedi elini ve alnına götüreceğini düşünerek birden çekiverdi elini adamın elinden. Şaşkınlığı her halinden belli oluyordu.
                “Sizinle kısa ve öz konuşacağım Fatma Hanım. Fazla zamanım yok maalesef, tekrara iş yerine dönmek zorundayım…”  Tam da konuşmaya devam ederken kapıda sarışın alımlı genç bir bayan göründü. Üzerindeki kıyafetler oldukça açık görünüyordu. “Aşkım nerelerdesin, seni arıyorum ne zamandır, geliyor musun?” diyerek kapıya yaslandı ve cevabını bekliyordu adamın. “Tamam, hemen geliyorum sen bekleme beni orada, geçebilirsin.” Dedi ve tekrar Fatma’ya döndü.
                Bir an Fatma’nın ellerini yakalamaya çalıştı ama Fatma kaçırdı ellerini adamdan.  “Dedim ya açık konuşacağım! Benim iki kızım var ve anneleriyle ayrıldık kısa süre önce. Bu benim ikinci evliliğimdi ve ondan iki kızım var. Kızlarım benimle yaşıyorlar, yatılı bir okula vermek istemiyorum çocuklarımı. Hüsniye hanım sizi çok methetti, çok hamarat ve yumuşak kalpli olduğunuzu söyledi o nedenle kabul ettim sizinle görüşmeyi. Eşinizden memnun değilmişsiniz ve de ayrılmak istiyormuşsunuz dediğine göre. Yüzüne baktı Hüsniye hanımın, söylediklerini onaylamasını istercesine. Hüsniye’den ses seda çıkmıyor Fatma’nın suratına bakıp duruyordu sürekli.
                “Ben bir daha evlenmeyi düşünmüyorum, hayatımdan memnunum şu durumda ve uzun bir süre de böyle gidecek gibi görünüyor. Kadınlardan korkmaya başladım çünkü. Çok kadın tanıdım bugüne kadar, çoğu birbirinin aynısı, yalnızca simaları, boyu, posu farklı duruyor, içleri aynı. Zaten de beni çok ilgilendirmiyorlar artık…”
                Adam daha sözlerini bitiremeden birden ayağa fırladı Fatma ve kapıya doğru yöneldi. Hiç arkasına bakmadan gidiyordu ellerini kollarını sallayarak. Kapıdan dışarıya çıkınca da koşturmaya başladı birden. Hüsniye çok şaşırdı bu duruma. Hiç de beklemediği bir davranıştı Fatma’dan. Karşısında ayağa kalkmış kendisine bakan adama baktı bir an Hüsniye, sen de git arkasından der gibiydi gözlerinden okunanlar. “İzninizle Hüsniye Hanım, benim de gitmem lazım” diyerek hızla uzaklaştı yanından.
                Bir anda neye uğradığını anlayamadan şaşkın şaşkın ayakta durdu ve dışarıya çıkmak için adım atmaya başladı. Ayaklarını taşımakta zorlanıyor gibiydi, bir türlü ayakları gitmek istemiyordu ama zorunluydu artık.
                Fatma otobüs durağına koşturmaca gelmiş ve beklemeye başlamıştı. Koşturmaktan nefes nefese kalmış, biraz da terlemişti. Alnının terini sildi elinin tersiyle. Kalbi hızlı hızlı atıyordu, koşturmaktan diye düşündü. “Şu düştüğüm hallere bak Allah’ım, ne kadar akılsızım ben. Anam denen karının aklına uydum geldim buralara kadar. Ulan salak kız evli barklı insansın sen, ne b... işin var da düşüp geldin buralara?”  Etrafına bakındı bir an ve kendine bakanlar vardı çevresinde. Sesini kendi kulakları da duymuştu sonradan, olsun varsın oldu zaten olacağı kadar diye geçirdi içinden ve kıpırdanmaya başladı olduğu yerde. İçi içine sığmıyordu bir türlü, ağlamak istiyordu ama burası yeri değildi. Dişlerini sıkıp sıkıp bırakıyordu, kendini bir türlü affedemiyordu “Kokusu mu çıktı Veysel’in a lanet karı!..”   “Pardon, bir şey mi dediniz?”  Dedi yanında dikilen bir kadın yüzüne bakarak. Biraz kızgın görünüyordu sanki. “Ben mi?” dedi kendini işaret ederek Fatma.   Cevap gelmeyince diğer kadından başını çevirdi başka yöne Fatma.
                “Ulan nalet karı, ben sormaz mıyım sana, ana mana demeyeceğim, dilini koparacağım senin; hele bir daha sokul yanıma...” Hırsı geçmek bilmiyordu bir türlü. Aslında konuştuklarını duyanlar olduğunu biliyor ama tanıyan olmayacağını düşünerek rahat olmaya çalışıyordu. Mahallesinden oldukça uzaktaydı çünkü. Her şey ve herkes yabancıydı kendine. Başka bir memlekette gibi hissediyordu kendini ve konuştuğunu da anlamazdı zaten insanlar. Ya da deli sanırlardı. “Varsın sansınlar; delirmeye de az kaldı zaten böyle giderse…” Epeyce konuştu kendi kendine gezinerek, arada ellerini yumruk yapıyor sanki birine vuracakmış gibi davranıyordu, o zaman da insanların bakışından rahatsızlık hissediyor tekrar kendini toplamaya çalışıyordu. “
                Nihayet otobüs geldi ve bindi kalabalık arasında. Tıklım tıklım doldu otobüs ve homurdanarak kalktı durduğu yerden. İnsanlar dalgalandı ilk hareketinde.
                Otobüste giderken çocukluk yıllarına gidip geldi sık sık, anasını düşündü, o zamanlardaki halini. Nasıl da koruyup kolluyordu kendini, bir de şu hale bak; düşürdüğü duruma. Rezil rüsva etti beni ele güne karşı.  İyi ki de uzakta bir yer ve bilen duyan yoktur da inşallah diye geçirdi içinden. Ne diyebilirdi ki Veysel durumu duysa veya öğrense. Bohçasını alıp arkasına bakmadan anasının evine gitmek düşerdi o zaman, hoş gidilecek ana evi de yok ya! Otobüs içindeki her hareket, her ses rahatsız etmeye başladı Fatma’yı. Herkesin kendisi aleyhinde düşünüp ve konuştuğunu aklından geçirirken etrafına göz atıyor ve incelemeden geçiriyordu insanları. Aslında insanların onu umursadığı bile yoktu. Herkesin kendi derdi var ve kendi dert ve tasalarıyla meşgul durumdaydılar.
                Bir insan, bir ana nasıl bu hale gelebilir? Hangi şartlarda bu kadar mal gözlü olur bir insan ve kendi evladına bu tarz bir komplo kurar ve tongaya düşürmeye çalışır? Kafasında bir sürü cevapsız sorular dolanıp duruyordu. Hiçbirine de cevap veremiyordu kendisi. Anasına sorsa da ondan da yeterli cevap alamayacağını biliyordu.
                Bu son hatam olacak Veysel’e karşı, bir daha anamın aklına uyup tuvalete bile gitmeyeceğim diye kendi kendine sözler vererek rahatlamaya çalışsa da yeterli gelmiyordu kendisine. Bir türlü gevşeyip rahatlayamıyordu. Şapkası yan duran sakallı yaşlı bir adam arkaya doğru yanaşırken koluna çarparak geçti ileriye doğru. Kasıtlı yapılmış gibi algılayarak “Dikkat etsene be babalık, kör müsün kolumu kırıyordun neredeyse!” deyince yüksek sesle, bütün başlar ona döndü bir anda ve tüm gözler ona bakıyordu yadırgayarak.  Umursamadı, biraz da zevk aldı bu durumdan hatta. Yaşlı adam hiç sesini çıkarmadan ilerlemeye devam etti bu esnada. Bir şey söylese daha da fazla üstüme gelecek diye düşündü yaşlı adam. “Köpekle dalaşacağına, çalıyı dolan da geç” derler bizim memlekette diye fısıldadı ve tepedeki kırmızı düğmeye dokundu.
                 
                 
                                                                         01-05-2017
                                                                           Halil GÖNÜL
Görsel:Pixabay.com

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.