AKAN ZAMAN

Akan zaman, birlikte akar. Yoksan, akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki, akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Perşembe, Ağustos 16, 2018

Davulun Sesi Uzaktan Hoş Gelir

Uzak
İki Hayat Değerlendirmesi
                Böyle zamanlarda daldan dala konan bir düşünce yapısı oluşur Zafer’in. Bir süredir tanıdığı birinin hayatı geliverdi aklına. O kişi için üzülürdü sık sık. Genç bir kadındı. Severek evlendiğini söylemişti bir ziyaret sohbetinde. Yeni taşındıkları evlerine güle güle oturun demeye gitmişti. O zamanlar kocası çalışıyordu ve birliktelerdi. Çocukları da vardı. Biri oğlan diğeri kız iki şirin ve sevimli çocuklar. Kız birkaç yaş büyük oğlandan.
               Fazla görüşme olanakları olmazdı Zafer’in durumundan dolayı. Onlar da çalışıyorlardı zaten karı-koca. Akşamları yorgun argın işten gelirler yemek, bulaşık, çocuklar derken zaman hızla geçerdi. Bazen çok istediği halde “bir çayınızı içmeye geldim” demeyi ama abes gelirdi ve hiçbir zaman diyemedi o cümleyi. Kendisine nazik davrandıkları halde mesafe koyardı aralarına. Hiç kimseyle arayı yakın tutmazdı kendince. Bir güvenlik zırhıydı bu durum. Acı çekmek, üzülmek istemiyordu. Yeterince kendi üzüntüleri vardı ilave olarak başkalarının üzüntülerini kaldıramayacağını düşünürdü. Bir taraftan da yıkmak isterdi bu duvarları ama bir türlü beceremezdi. Zaten bıraktı da artık duvarları yıkma çabasını.
                Aradan epeyce zaman geçti, hiç görüşmediler, tesadüf olursa görüşebiliyorlardı ancak. Aradan birkaç yıl geçmiş olmalı. Bir hafta sonuydu. Evden çöp poşetini alıp çıktı, durağa doğru yürümeye başladı. Yürürken başını kaldırdığında durakta bekliyordu genç kadın minik oğluyla birlikte. Zafer çöp kovasına doğru hızla yürüdü otobüs gelmeden durağa varabilmek için.
                Çöpü birkaç metre uzaktan fırlattı ve hızla dönüp durağa doğru yöneldi. “merhaba Zafer Abi, nereye böyle? Uzun zamandır görünmüyordunuz, hayrola?”
                “merhaba, genellikle buralardayız ama fazla dışarıya çıkamıyordum sadece, denk gelemedik hiç. Epeyce zaman geçmiş olmalı, görüşemeyeli sizler nasılsınız?”
                “sorma abi, bizde değişiklik çok, sen bilmiyorsun anlaşılan. Benim adam içeride, cezası kesinleşti, epeyce de uzun. Bir türlü zapt olmadı, oldu olanlar. Şimdi de ‘kıymetimi anlayın’ diyor. Çarşıya gidiyoruz, sen de mi?”
                Duydukları karşısında oldukça afallayan zafer ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi ilk anda. Şok geçiriyordu kadının yüzündeki çaresizliği hissederken. Çok iyi bildiği bir duyguydu bu yüzünde gördüğü acizlik, kaybolmuşluk ve çaresizlik duygusu. Olmaz olsundu. Birkaç kez yutkunduktan sonra dudaklarını yaladı ıslamak için. Yapışıyorlardı birbirine kuruluktan. “İnanın çok üzüldüm, hiç duymadım. Keza benim de dünya ile ilgim kesik gibi de, etrafımı göremiyorum uzun zamandır. Ne diyeceğimi bilemedim doğrusu.” Kekeleyerek tamamladı yarım yamalak cümlesini. Kadın doğru dürüst anlayamadı bile çoğunu. Oldukça çaba sarf ediyordu dudaklarından dökülenleri anlayabilmek için ama soramıyordu da dediklerini tekrarlatmayı düşünse de.
                Otobüs göründü yakındaki kavşakta. Kurtulduğunu hissetmeye başladı o anda. Üzerindeki baskı oldukça fazlaydı duyduklarından dolayı. Beklenecek şeyler değildi çünkü. Kim düşünür ki birkaç ayda veya yılda bir evlilik nasıl bu hale gelir ve biri hapse diğerleri açlığa ve sefalete bir o kadar da hasrete düşer. Demek ki oluyormuş. Olmaz demeyeceksin demezler mi eskiler. Olmayacak şey yok derlerdi de inanmazdı Zafer çocukluk yıllarında ama orta yaşlara gelinceye kadar karşılaştığı ve yaşadıkları ona da inandırmaya başlamıştı.
                Otobüse bindiler hep beraber. Zafer tek koltuğa oturdu onların arkasından bir koltuk seçerek. Ne diyebilirdi, ne yapabilirdi hiçbir fikri yoktu. Beş dakika kadar sürerdi yolculukları çarşıya doğru. Caddeye çıktığında inmeli miydi yoksa daha yukarıya kadar gidip indiklerinde bir çay içmeye davet etmeli miydi? Ne de olsa çaylarını kahvelerini hatta sofralarında yemek yemişliği vardı komşuyken.
                Çarşıya varıldığında durdu otobüs. Komşu kadın oğlunun elinden tutarak indiler Zafer de indi arkalarından ve birkaç adım attıktan sonra “Buyurun, isterseniz bir şeyler içebiliriz. Hava oldukça sıcak ne de olsa, çarşı daha da sıcaktır.” Dedi üzgün bir ses tonuyla ama sesi titreyip çatallanmıştı. Yanlış anlaşılmaktan da korkuyordu aslında ama korkunun ecele faydası olmazmış diye düşünüp komşuluk hatırına saydı her şeyi. Belki yardımı dokunabilirdi, ihtiyaçları olabilirdi. Göze aldı olumsuzlukları ve kimin ne diyeceğini umursamayacaktı.
                “Olur abi, ben de alışverişe çıkacağım zaten. Akrabalar gelecek biraz sonra çarşının girişinde buluşacağız ama telefon edecekler gelirken.” Deyince sevindi Zafer bu habere. Birlikte yürüdüler yakındaki bir kafeteryaya. Dışarısında gölge yerler vardı, serin olabileceğini düşündükleri bir masaya oturdular. Koridor gibiydi oturdukları yer, rüzgâr ılık esse de serinlik veriyordu diğer yerlere göre.
                Birlikte çay söylediler. Oğlana da dondurma. Biraz hal hatır sormayla geçti zaman ama konuşmaktan çekinir bir halleri vardı sanki. Nereden başlayacaklardı bilemiyor gibiydiler. Zafer meraklı durumuna düşmemek için kocasının ne kadar ceza aldığını, neden cezalandırıldığını sormak istemedi ama belki kendisi söyler diye de beklenti içindeydi.
                “Abi, sen neler yapıyorsun bakalım, hastan nasıl oldu? İyileşmiştir inşallah. Bizimkinin oluru yok artık hiç olmazsa senin durum iyi olsun bari!”
                Zafer duydukları karşısında kendi durumunu ön plana çıkarmak istemediği için “neden olmasın, gün doğmadan neler doğar derler, bozma moralini. Umutsuzluk en kötüsü. Hem sayılı gün bunlar…”
                Cümlesini tamamlayamadan “Abi, ne sayılı günü allah aşkına, yirmi yıl bu dile kolay. Kesinleşen bu kadar daha ilaveler de gelecek yargılandıkları dosyalar da var.” Gözleri dolu dolu oldu birden. Uzun süredir konuşamadığı ve kimseye dert yanamadığı belli oluyordu. Benim hastamla ilgilendiğim zamanlardaki komşuluk zamanlarında az yemek göndermemişti kızıyla. Tam da yerinde gelen yemekler olmuştu o yemekler. Ne tadını unutabilirim ne de hatırlarını diye geçirdi içinden. Bir süre suskunluk oldu arada.
                Teselli etmenin bir yolu olabilir miydi böyle bir durumda? Pek mümkün görünmüyordu ama yapılabilecek en iyi şey dinlemek olacak diye karar verdi Zafer. Bir an gözlerine bakmaya çalıştı, yıkkın ve çökkün görünüyordu o güçlü ve azimli kadın. Yerinde yeller esiyordu adeta. O bilinen kadın gitmiş yerine çaresiz iki çocuklu yaşlanmış bir kadın gelmiş.
                “Çalışmaya devam ediyor musun?” diye sordu zafer, eski çalıştığı yerde çalışıyor olduğunu düşünerek. “hayır, işler kötüleşince işten çıkardılar benimle beraber diğer çalışanları. Karı koca kendileri idare edeceklermiş dükkânlarını. Ama ben kendime iş buldum.” Dedi biraz gülümseyerek.
                “İşte bu güzel bir haber. Son zamanlarda duyduğum en güzel haber belki de. Sen yaparsın, her şey gelir elinden. Gerçekten, ben inanıyorum. Bu işlerin de altından kalkarsın.”
                Birer çay daha söyleyip yavaş yavaş sohbet açıldıkça umutsuzluklarının ne kadar derin olduğu anlaşılıyordu. Zafer kendi durumunun dünyadaki en kötü durum olduğunu düşünürken karşısında kendinden daha kötü olduğunu düşünen birisi daha vardı. Aslında teselli etmeye çalışırken teselli olunamayacak bir durum içinde olunduğunu görüyordu ama yine de bağlanabileceği ve kendisine amaç edinebileceği durumu da vardı. Gençliği, çocukları ve sağlıklı olmasıydı. Kim olursa olsun eğer bir amacı ve kendini adayabileceği, değeceğini düşündüğü bir şeyler varsa her şeye katlanabiliyor insanoğlu. Kendi yaşamından biliyordu bunu Zafer.
                Zafer için kötü olan ve çaresiz olan ise ne kendini bağlayabileceği bir amacı ne de fedakârlığına değebileceği bir durumu vardı. Dünyada tek başına yapayalnızdı. Hiçbir yer sahiplenmiyordu onu, o da sahip çıkamıyordu hiçbir yere ve hiçbir şeye. Kendini bile taşıyıp durmaktan yorgunluk hissediyordu. Keşke yerinde olabilseydim diye geçirdi içinden. İki çocuk için on -on beş yıl uğraşır, çalışır çabalar çocuklarını büyütürdü, çocuklar büyüyünce de sıkıntılar yavaş yavaş ortadan kalkardı. Onların eğitimleri tamamlanır, ellerine işlerini alırlar bir de evlendiler mi her şeye değerdi. Bütün o çekilen acılar, sıkıntılar unutulur giderlerdi.
                Aklından geçenleri ifade etmeye çalıştı, kendisine sorulan soruları geçiştirerek her seferinde. Kendisinden bahsetmek istemiyordu. Kendisine bile anlatamadığı durumunu bir başkasına anlatmanın ne anlamı olabilirdi? Zayıflığını ortaya sermekten başka bir şey değildi. Durumunu ve acizliğini kabullenmiş kabuğuna çekilmişti artık. Elbette kolay olmamıştı o kadar uzun yıllar. Olsun, zaman hiç bakmıyor insanın gözyaşlarına ve sızlanmalarına, sonunda dize getiriyor işte. Şu hali de dize gelmiş haliydi.
                Birkaç cümle de olsa durumu konuşulunca “abi ne var Allah aşkına senin durumunda. Sağlığın yerinde. Çocuk yanında değil. Bir başınasın. Yediğin karnında yemediğin yanında. Keşke ben sen gibi olsaydım. Baktın kafana uygun biri çıkar bir de evlenip barklandın mı değme keyfine. Gül gibi hayatın var zaten daha da iyi olur ileride. Benimkisi öyle mi ya? Ne elde var ne avuçta. Bizimkiler bile uzaklaşmaya başladı benden. Senin çocuğuna bakmak zorunda mıyım? Diyor öz anam bile. Sen gel de başkalarını düşün. Anlayacağın başım başım kadın başım. Kendimden başka çare yok bana. Çalışıp üç beş kuruş ekmek parası kazanırsam çocuklarımın kursağına iki lokma ekmek girecek aksi halde aç kalacağız onlar da ben de. Kendime hiç yanmıyorum da çocuklarıma dayanamam…”
                Zafer gülümsemeye çalışarak dinliyordu kendisi hakkında söylediklerini. İçinden de keşke senin dediklerin doğru olsa diyordu. Anlaşılan oydu ki herkesin derdi tasası kendine en büyüktü. Başkalarının derdi tasası daha kolay görünüyor ve uzaktan çözümleri de bulunuveriyordu. Kendi derdine gelince bir türlü çare bulunamıyordu.
                Telefon geldiğinde akrabalarının yola çıktıklarını söyleyince hesabı ödemek için kalktı Zafer. Birlikte çarşı girişine kadar yürüdüler. Çarşı girişine varıldığında ev ihtiyaçları için alışveriş yapmak üzere ayrıldı Zafer ama kafasının içi allak bullak olmuştu. Hakikaten kolay bir durum değildi kadının durumu. Kendi durumuyla kıyaslamayı sürdürünce de sanki kadına hak verir gibi oldu. Acaba hata kendisinde miydi? Kendisine çok fazla mı yükleniyordu? Niye ayağa dikilip bir şeylerle uğraşamıyordu?... Sorular sıralanmaya başlayınca kafasının içinde adımlarını hızlandırıp uzaklaşıp gitti zafer. Kaybolmayı seçmişti yine.
                Kendine gelme zamanıydı belki de. O zamanları düşündü tekrar tekrar. Bir türlü içinden çıkamadığı sarmalların arasında debelenip duruyordu sürekli. Kim bilebilir ki kadının ve kendisinin ne olacağını. Belki de tesadüfler yönlendirecekti bazı şeyleri. Zamanı beklemek gerekiyordu her durumda.
                Uzun zamandır hiç haber alamamıştı kadın ve çocuklarından, kocasından. Ayrılalı epeyce de olmuştu oralardan. Her sıkıldığında yer değiştirmesi de işin cabasıydı. Hastası biraz iyileşince de kardeşinin yanına kaçıp gitmişti bir süre önce ama yalnızlığını yenememişti bir türlü.
                Kısacası o zamanlardan bu yana kendisinde önemli bir değişiklik olmamıştı tek tesadüf ise hastasını kendisinden kaçmasıydı dört beş yıl birlikte olmasından sonra. İlk zamanlar çok kötüydü hastası, kendini bilmiyordu ama uzun uğraşı ve tedavilerden sonra kendine bakabilecek duruma gelmişti. Kendi ihtiyaçlarını kendi görebiliyor yiyip içebiliyordu. Sağlığı da gayet iyiydi artık. Hiçbir şikâyeti yoktu belinin kamburluğu ve arada bir hayal görmelerinin dışında.
                Hani denir ya "uzaktan gelen davulun sesi hoş gelir" diye; ama insanın içinde çalan, gümbür gümbür çalan bir davul varsa eğer pek de hoş gelmiyor insanın kendine. 
Görsel: Google Görseller

4 yorum :

  1. Herkes kendi derdinin en büyük olduğunu sanıyor hayatta, doğal bu. Belki de birbirlerimizin dertlerini kıyaslamamak en iyisi. Bu arada komşularla araya mesafe koymak benim de yaptığım bir şey gerçekten kimsenin derdini yüklenecek psikolojim kalmadı. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yaşam içinde zırhımızı kalınlaştırıyoruz galiba. bazılarımız ise tamamen zırhın içinde kalarak yaşamaya devam ediyor. Özellikle günümüzde oldukça fazla bu durum sanıyorum.
      Teşekkür ederim.

      Sil
  2. Bu dönemde eşlerinden ayrılmak zorunda kalıp tüm zorluklarla tek başına mücadele etmek zorunda kalan o kadar kişi oldu ki... O yüzden çok önemli kadının bir mesleğinin olması. Kimse birilerine muhtaç yaşamak istemez. İnsan her zaman kendi içinde bulunduğu olayı içinden çıkılamaz görür zaten. Bu hiç değişmiyor. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız kadın eğitimli ve iş sahibi olmalı. Çok şey değişecektir bu tür toplumlarda.
      yaşamın karakteri böyle ne yazık ki, inişli ve çıkışlı.
      teşekkür ederim.

      Sil

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.