AKAN ZAMAN

Akan zaman, birlikte akar. Yoksan, akan zaman da yoktur; bu yüzdendir ki, akan zamanı iyi değerlendirmek önemlidir.

Salı, Ağustos 14, 2018

Zafer ve Katık

"katık"
Unutulan Lezzet-Katık
                Farklı görüntüler oluştu bir anda gözlerinin önünde capcanlıydı adeta. O kadar canlıydı ki, bir anda sağ eli bir şeyi tutuyormuşçasına ağzına gitti. Sanki bir dürüm elindeydi ve ısırmak için ağzına götürmüştü.
                Dudaklarında garip bir gülümseme belirdi ve ağzı sulanıverdi, gökyüzünün berraklığı ve yıldız desenli şemsiyesinin altında çocukluğunu izlemeye başladı. Kendinden dört yaş küçük erkek kardeşi vardı yanında. Sabahın erken saatlerinden birisiydi. Oğlakları otlatmaya gidecekti her zamanki gibi. Yedi-sekiz yaşlarındaydı, tüy kadar hafif olduğu zamanlardı neredeyse bir uçmadığı kalırdı. Akşama kadar koşturur akşam da gelir gelmez anasının pişirdiği sıcak tarhana çorbasını içer, biraz oynarlar, ekseri güreş tutarlardı kardeşiyle; yediklerini hazmetsinler de rahat uyusunlar diye yaptırırdı babaları ilk zamanlarda ve alışkanlığa dönüştü zamanla. Mutlaka o güreş yapılırdı birkaç dakika bile olsa.
                “Ah, ah nerede o günler!” diye mırıldandı derin iç çekmeler eşliğinde. Ağzını sulandıranın ne olduğunun farkına varabilmişti. Anası her gün sabahleyin ezan okunmadan kalkar, günlük yufkalarını yapardı, sıcak sıcak olurdu uyandıklarında. Ezanla birlikte de işe koyulunurdu uzak tarlalarda çalışılacaksa. Eğer yakın yerlerde ise çalışılacak arazi, o kadar erken kalkılmasa da ekmek yapma ve diğer hazırlıklar yetişirdi zamanında.
                İşe herkesle birlikte gitmek önemliydi ne de olsa. Yolda başka komşular da olur, güle oynaya gidilirdi birlikte. Şakalar yapılır kadın erkek, çocuk demeden, takılırdı insanlar birbirlerine.
                Anaları ekmek yapıyordu uyandığında. Kardeşini uyandırmamıştı anası, biraz daha uyusun da büyüsün diye. Onu giderken de yolda besleyebilirdi, zaman zaman da öyle yapardı zaten. Önceden hazırlayıp torbanın en üstüne koyardı dürümünü ve eşeğe bindiğinde eline tutuştururdu uykusu açılınca.
                Zafer yetişkin sayılırdı artık birkaç yıldır, ne de olsa ilkokula başlayalı iki yıl olmuştu. Koskoca adamdı, bir sürü işin ucundan da tutardı her zaman. İş bölümünde oğlakları otlatmak olurdu asıl işi. Bir anda ağzının içinde kıtır yağlı peynirin lezzetini hissetti, biraz da fini biber acısı vardı sanki.
                Özellikle kış aylarının önemli bir beslenme kaynağıydı “biberlituz” dedikleri katık. Kavanozlarda saklanırdı yazları yapıldığı zaman. Kırmızıbiber, biraz da acı kırmızı fini biber kurutulur, küçük taş değirmenlerinde öğütülürlerdi, pul biber halini alırlar ve bu karışım çökelek ile yoğrulur, içine çok az olsa da yağlı peynir parçaları serpiştirilir. Tuz olmazsa olmazıdır karınca kararınca. Yazın sıcak aylarında uygun kıvamda kuruyan karışım ya toprak ya da cam kavanozlara basılır saklanırdı kışa kadar.
                Değişik bir lezzeti olurdu, acımtırak bir lezzetti, başlı başına bir yiyecekti bizim için. Katık derdik adına. Kuru ekmeğin yanında ekmeği tatlandıran bir yiyecekti. Yağlı peynir parçası tesadüfi olarak dürümde çıkarsa çok şanslı sayardık kendimizi.
                Bir sabah yine anaları erken kalkıp ekmeklerini bitirdi, okula gitmek için uyandırdı Zafer’i. Kardeşi okula gitmediği için uyandırılmazdı ama o gün uyandırılmıştı o da. Birlikte yesinler diye saçtan indirilen pişmiş sıcak yufkaya tereyağı sürmüştü anaları her ikisi için birer dürüm hazırlamak için. Böyle günler şanslı gün olurdu onlar için. Her zamankinden farklı bir durum var demektir mutlaka.
                İşte o gün de tereyağı vardı farklı olan. Komşudan inek tereyağı almıştı azıcık. Fazlasını alacak durumları olmazdı ama küçük oğlan geçen günlerde “çok tatlı, değişik bir şey koktu ana” demişti de kendisi de duyardı zaman zaman o kokuyu. İçine oturmuş, ne edip, yapıp tavukların yumurtalarını biriktirmiş onlarla takas etmiş kibrit kurusu kadar bile olmayan top tereyağını.
                Sıcak yufkaya tereyağını sürdüğünde evin her yanını sardı kokusu birden. Bolca sürmüştü tereyağının bir kısmını. Kocaya da kalmalıydı, öyle değil mi. Her şey çocuklara olmazdı, hak adalet vardı her şeyde. Olsun, yeterince fazlaydı sürülen tereyağı. Herkesin çoktan ağzı sulanmaya başlamıştı bile kokuyu duyunca. Bir de üstüne katıktan serpilmez mi, yeme de yanında yat olmuştu.
                Anaları kavanozu açıp elini içine sokup, parmaklarının ucuyla çıkardığı katığı tereyağının ıslaklığının üzerine serpiştirirken nohut tanesinden biraz daha irice bir peynir takıldı Zafer’in gözüne ve akbaba gibi atılıp kaptı peynir parçasını. Bu durumu gören kardeşi de atıldı ama yoktu başka. Zafer için zafer olmaktan çıkıverdi bir anda başka peynir parçası olmaması. Anası uğraştı biraz ve kardeşi için de buldu bir parça peynir ve onun ekmeğinin içine de serpiştirdi. Kavanozun içinde bulması çok kolaydı çünkü sert olurdu. Parmak arasında ezilmez, ancak dişlerle ezilirdi kıtır kıtır. Öyle birden çiğnenmezdi bizde o peynir parçası. Dürümü alırdık elimize ve peynir parçasını da adeta yalardık, çok küçük parçalar kopararak dürümün bitişine kadar devam ederdi o kıtırdatma. Yağlı peynirin kurumuşu daha bir lezzetli gelirdi.
                Hiç bitsin istenmezdi o dürümler. Ağzını sulandıran işte o dürümdü Zafer’in. Nereden estiyse aklına, çıkıvermişti birden karşısına. İçinde tuhaflık vardı, buruklukla karışık bir coşkuydu sanki. Tam da ayırdına varamadığı ve yabacısı olduğu duygulardı. Yabancılaşmış olduğu, unuttuğu duygularıydı. Demek ki arada depreşiyorlardı böyle, esen yelle mi yoksa “aç tavuk rüyasında kendini darı ambarında sanırmış” hikâyesi miydi bu durum. Hiçbir şey kaybolmuyordu demek ki, baksana çıkıveriyorlar ortaya hiç ummadığın zamanlarda. 
Görsel: Google Görseller

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.